Yeraltı Notları, 21 Subat 2001
Sevgül Uludağ
Kedili bahçe...
İlk kedim Uğur’du. Beyaz tüylü, şurasında burasında azıcık siyah lekeleri olan kocaman bir erkek kedi. Benim doğduğum gün ve yıl doğmuştu, o nedenle ona “Uğur” adını koymuşlar.
Necmi Avkıran Sokak’ta yalnızca tek katlı bahçeli evler değil, kuşlar ve kediler de vardı. Cevizler olgunlaşmaya başlayınca gelip ağaca tüneyen, tek
tek cevizleri kırıp yiyen, kabuklarını da aşağı atan kara kargalar...Yıl boyu serçeler ağaçların altına düşen minicik tohumları yemeye gelirdi. Güvercinler ve kumrular kanat sesleriyle uyandırırdı beni. Kırlangıçlar ise her yıl mahalleye gelse de, ancak bir kez evimize yuva yapabildi: kediler yüzünden...
Ben kedilerle büyüdüm...Evimiz Çağlayan bölgesinin ortalarında, hayvancıklar için stratejik bir bölgeye konuşlanmıştı. Arka mahallelerde evlerin damlarından atlayıp bizim bahçeye iner, bahçeden geçerek önümüzdeki sokaklara giderlerdi. Bahçemiz, kediler için bir tür “Yol geçen hanı”ydı. Bütün bölgenin kedileri en az birkaçyüz kez geçmiştir bahçemizden. Ya dişi bir kediyi kovalamaya, ya bir erkek kediyle kavga etmeye, ya minicik yavrularına kocaman ceviz ağacına tırmanma talimleri yaptırmaya gelirlerdi.
Onlarla konuşur, evcilleştirmeye çalışırdım. Çoğu zaman başarırdım da... Azıcık yemekle, bahçede onlar için bulundurduğumuz kocaman bir kova dolusu suyla, sevgiyle evcilleştirirdim onları. Tüylerini okşayınca mırıldanmaya başlarlardı. Bacaklarıma sürünür, kucağıma almama izin verirlerdi.
Şimdilerde Küllü, evin kedisi. Yalnızca yennarda değil, yıl boyu dişi kedilerin peşinde koşturmaktan perişan olduğu için ona arada bir “Clinton” diye sesleniyoruz. Her kedimin farklı bir karakteri vardı. Küllü, tümünden farklı bir kedi.
Rusya’da yaşayan bir türden gelen bu beş yaşını aşkın kedi, Kıbrıs’ta birkaç kez yaşadığımız depremler boyunca tavuklar kümeslerde çıldırır, köpekler ulurken, mışıl mışıl uyumayı tercih etmişti.
Küllü, çok konuşur, şikayet eder, karnı asla doymaz, eve servis yapan kasabın mobilet sesini duyunca çok heyecanlanır, zaman zaman evi bir “lokanta” ya da “otel” gibi kullanmayı sever. Aylar boyunca dişilerin peşinde koşar, eve hızla gelir, saat tutsanız toplam iki dakika içinde önüne ne koyarsanız siler süpürür, bu arada dişi kedilerden biri, yemeğini bitirmesi için onu kibarca bahçede bekler. Yemeğini yer yemez derhal dışarı fırlar, onu hiçbir güç durduramaz. Bazan da, gizlice yiyeceklerinin bir bölümünü başka kedilere taşır. Bunu suç işlermiş gibi yapar. Onu, ağzında bir parça ciğer ya da bir tavuk kemiğiyle kapıdan aniden fırlayıp giderken görebilirsiniz...
Ama zaman içinde yorgun düşer, bu kez sobanın önünde dinlenmeyi, sağa sola dönüp halının üstünde kıvrılmayı, şekerleme yapmayı sever. Halı süpürgesinden çok korkar, belediyenin ilaçlama arabalarından da öyle... Çin’den getirdiğim tüylü bir oyuncak pandadan ödü patlamıştı...Tüylü oyuncaklar ya da hırkalar onun kaçıp saklanmasına neden olur. Asla iyi bir avcı değildir. Ancak sarı ya da kızıl kahve kelebekleri ya da yılda bir kez açan kaktüsün zambak benzeri çiçeklerini yemeyi sever. Fareler hiç ilgisini çekmez, hatta onlardan biraz korkar da... Onun yerine kasabın getirdiği ciğeri tercih eder.
Yüreği de çok yufkadır, sokakta kimsesiz bir yavru kedi görse, derhal onu alıp eve getirir, evlatlık edinir, yavru kediye kendi yemeğini verir, onun karnı doymadan da tabağına yaklaşmaz. Böylece üç beş tane gariban yavruyu da Küllü’nün yanında besleyip büyütmek zorunda kaldık. Çünkü bu yavrulara tam bir “single parent” gibi davranır – onları yedirir, tüylerini temizler, onlarla oynar, yavrucuklara bir merdivene ya da ağaca nasıl tırmanacaklarını öğretir, kucağında uyutur, büyüyünce de onları yuvadan yolcu eder.
Tıpkı insanlar gibi onun da değişken ruh halleri vardır. Bazı gün neşeli, bazı gün yorgun, bazı gün hüzünlü, bazan çok kavgacı ve saldırgandır. Çiftleşme dönemlerinde erkek kedilere horozlanır, onların bahçeden geçmesine kızar, kendinden daha zayıf ya da daha küçük kedilere meydan okur, iri kedilerden kaçıp saklanır. Ablamın köpeği Tintin’le de bir türlü yıldızı barışmaz. Açlıktan çıldıracak noktalara geldiğinde, onu gizlice mutfağa sokarız, köpek yan odadadır, Küllü yemeğini yer ve sine sine, yine gizlice dışarı çıkar.
Kedilerle ilgili çok şey söylenebilir. Ancak bugüne dek duyduğum kedilerle ilgili söylentilerin çoğu yanlıştır. Kedileri anlamak için, onlarla birlikte yaşamak, onları sevmek gerek. Kediye “nankör” sıfatı yakıştırıldı – köpek gibi yaltaklanmadığı ve özgürlüğüne düşkün olduğundan...Çünkü kediler özgür yaratıklardır. Onları evcilleştirdiğinizi sanırsınız, oysa onlar, canlarının çekmediği hiçbirşeyi yapmazlar. Kendi kafalarına göre takılırlar. Onların özgürlüğünü kısıtlamak mümkün değildir. Küllü’nün zaman zaman bir serseri gibi alıp başını gitmesi, eve arada bir uğraması da bundandır.
Yaz aylarında akşamları, bahçe kapısının sütununa çıkıp işten dönmemi bekler. Geldiğimi görünce aşağı atlamaz, yanına gidip ona seslenmemi, tüylerini okşamamı ister.
Kavurucu sıcaklar bastırdığında, sabaha doğru ter içinde uyandığımda, henüz güneş doğmadan bahçeye çıkarım. Küllü kucağıma gelir. Başını koluma dayar. Henüz Lefkoşa uyanmamıştır. Bu sınır bölgesinde askerler türküler söyleyerek sabah talimine çıkmamış, moral bozucu haberler radyolarda ve televizyonlarda bangır bangır suratımıza çarpmaya başlamamıştır. Henüz alacakaranlık kuşağı hakimdir sınıra...Serçeler bile uyur o saatlerde, kuş sesi duyulmaz...
Henüz şehir uyanmamış, kamyonlar ve arabalar trafiğe çıkmamıştır. Sabah serini bizi sarıp sarmalar, kavurucu güneş doğmadan önceki bu değerli saatleri kedimle paylaşırız.
Küllü ve ben, bahçede oturur, kendi düşlerimize dalarız. Sessizliğin sesini dinleriz. Gözlerimi kapattığımda sınır ortadan kaybolur, Çağlayan mahallesi eski güzel günlerine döner. Küllü kucağımda uyur, arada bir içini çeker, o benim bütün hüzünlerimi ve bütün sevinçlerimi, temel bir içgüdüyle seziverir...
Küllü ve ben, bu doğup büyüdüğüm kedili bahçede, yaşam henüz uykudayken birbirimize sarılırız...Büyülü saatlerin tadını çıkarırız. Onun kalp atışlarını duyarım, sıcaklığını, uykusunda mırıldanışını...
Bu alacakaranlık kuşağında, hayatı düşünürüm – yapmak isteyip yapamadıklarımı, yapabildiklerimi, yapmayı tasarladıklarımı...Yaşam bir ırmak gibi akar gider, bahçede çiçekler uyur, kucağımda kedi...
Bu alacakaranlık kuşağında evimin duvarındaki kurşun izleri görünmez olur ve ben ruhumu özgür bırakırım, dilediği yere uçsun, evcilleşmesin, isyanlarını, içgüdülerini korusun, kediler gibi asla hiçbir otoriteye boyun eğmesin...Kendi olsun, kedi gibi olsun diye...
Savaşın izlerini taşısa da, özgür olsun, çünkü onu yitirdiğimizde bilirim ki artık yaşamak için bir neden olamaz...