Yeraltı Notları, 28 Subat 2001
Sevgül Uludağ
Yüreğim kendi ülkeme göçmen
Sevgili okurum
Bütün bu yaşanmışlıklar niçindir? Bütün bu çektiğimiz acılar, katlandığımız zahmetler, hayatta kalma mücadelemiz, hayata bir anlam katma çabalarımız?
Çocuklarımız büyüyor, onları karlı ya da güneşli diyarlara yolcu ediyoruz. Bir daha bu topraklara dönüp dönmeyeceklerini bilmeden...
Yeşilırmaklılar, Galatyalılar, Arçozlular, Karpazlılar, Kıbrıs’ın çeşitli yörelerinden gelenler yurtdışında dernekleşiyorlar bile...Yüreklerinin yarısı ordaysa yarısı buradadır, bundan eminim. Hiç olmazsa tatillerde olsun buralara bir uğramak, memleket havasını içilerine çekmek, o inanılmaz mavilikteki gökyüzümüze bakmak isterler.
Şiş kebap, uykuluk-ciğer, Kıbrıs kahvesi, hellim, ayrelli, rokka, yumurta otu, gavcar mantarı yüreklerinde özlem bilirim...
Ah bütün bunları bilirim ben, onların gözlerinin içine baktım çünkü, yüreklerini dinledim.
Onların yürekleri kendi ülkelerine göçmen çünkü...
Çünkü bütün bu yaşadıklarımız inanılmaz gibi oysa gerçek, oradan oraya savrulmamız, sınırlarımız, dikenli tellerimiz, düşmanlıklarımız, barikatlarımız, varolmayan ekonomimiz, hep uçmak, hep gitmek isteğimiz, hep uzaklara, hep daha uzaklara...
Uzun yıllar birlikte çalıştığımız Cafer, geçen ay Sydney’ye göçetti, fotoğrafçılığımızı yapan Arif Londra’ya, kadın çalışmalarında birlikte emek verdiğimiz Aycan da öyle...
Arkadaşımız Şener emekli olmuş, alacağı ikramiyeyle kızını Avustralya’ya göndermeyi hesaplıyor.
Muhittin alıp başını İstanbul’a gitmiş, Almanya’daki Yeşilköylü Mülayim buralarda ancak tatillerini geçiriyor, avukatlık bürosunu kurmuş, yaşamını düzene sokmuş.
Telefon defterimdeki isimleri bundan böyle kurşun kalemle yazmalıyım: göç o denli hızlı ki, pennayla yazdığım telefonları nasıl sileceğim? Onlar artık buralarda yok...
Türkiye’de yaşanan krizin bir anda üçte bir oranında yoksullaştırdığı halkımız yana yana sarılacak bir umut, tutunacak bir dal arıyor.
Bu kriz uçmayı, uzaklaşmayı, daha uzaklara, en uzaklara gitmeyi depreştiriyor.
Arkadaşımız Lisani şöyle düşünüyor: eğer geçen hafta Kıbrıs’a yarım bilete isabet eden 200 milyarlık piyango bana çıksaydı ve ben bunu anında sterline çevirseydim hiç kaybım olmazdı! Lefkoşa-Londra hattında sayısız sefer yaptı o, bu topraklar ağır bastı, mobiletinde giderken felsefe yapıyor, İstanbul’da yaşasaydı kesin fırlama bir talk-show’cu olurdu. Hızlı zekası, dürüstlüğü, insancıllığı, Murat arkadaşımızın deyimiyle “ülkem koşullarında” doğru düzgün bir iş bulmaya yetmiyor. Kimseciklere yağ çekmezsen sürünürsün, insanca yaşamak istersen “ülkem koşullarında” ancak sürünebilirsin çünkü...
Genç avukat Talat bir ev yaptırıyor bu topraklarda, avukatlık yapıyor, yakında askere gidecek. Babası sol hareketin efsanelerindendi. O politikaya bulaşmamış. Okumuş ve geri dönmüş. Ev yaptırmakta olmasına çok seviniyorum.
Çünkü bir ev ne demek? İçinde yaşanacak bir yer, bir yuvaya dönüştürülecek bir bina, içinde çocukların büyüyeceği, yürümeyi, konuşmayı, sevmeyi öğreneceği bir mekan...Bize ait bir mekan...Bu ülkeye ait bir mekan...Kökleştiğimizi, dişlerimizi ve tırnaklarımızı bu toprağa geçirdiğimizi gösteren bir mekan...
Benzincimizin oğulları Lefkoşa-Mağusa yolunda yeni bir benzin istasyonu açmış. Yeni bir benzin istasyonunun, üstelik sahipleri UBP’li gençler de olsa, beni bu kadar çok sevindirebileceğini düşünemezdim...Ama seviniyorum.
Onları kutlamak istiyorum: ne iyi ettiniz, bu topraklarda kaldınız, bir şekilde yatırım yaptınız, burada yaşayacaksınız, çocuklarınız burada doğacak, tümüyle yokolmayacağız yani, azıcık umut var mı acaba?
Kanlıköy’de baraj dolduğunda arklarında su akan, bahçesini sulayan eski tüfeklerden Aziz Bey Kanada’nın karları arasında ömür tüketmiş...
Genç bir işçiyken yalınayak koşuşturduğu, daha güzel bir ülke için örgütleme yaptığı günleri anıyor...Komünist hareketi hala hararetle izliyor: yüreğinde kızıl bir ateş Kanlıköy’de atıyor...
Kıbrıs onu düşkırıklığına uğratmış.
Moskova’lardan Ankara’lara giden oğlunun özlemi yüreğini yakıyor...Trodos’larda çıktığı gezintileri, gençlik aşklarını, militan günlerini anıyor.
70’ine yaklaşmış bu militan ruh Kanlıköy’ün çorak tepelerine bakıp bir zamanlar insanların, Rumlarla Türklerin birlikte aynı fabrikalarda emek verdiği, ter döktüğü, birlikte aynı sendikaya üye oldukları günleri anıyor. Yüreği burkuluyor.
Bir giksi geçiyor başının üzerinden, kediler ayaklarına sürünüyor, bir av köpeği havlıyor. Kümesindeki tavşanlar kulaklarını oynatıyor. Örgütlenmeyi, yoksulluğu, daha iyi hedefler için mücadeleyi bilen bu eski toprak iç geçiriyor.
Bir giksinin kanadına takılıp uzaklaşıyor...
Omorfo’nun portokal bahçelerinde eski bir sendikacı, memleketin nereye gittiğini sorguluyor...Oradan oraya sürüklenmiş, “Güney” göçmeni o... Herşeyini olduğu gibi bırakıp buralara göçetmek zorunda kalmış. Bir Rum evine yerleşmiş...İlk zamanlar çok garipsemiş, evsahiplerinin anılarını düşünüp hayıflanmış.
Bu topraklarda çocukları olmuş, bir iş bulmuş, bir dala tutunmaya, bir masa, sandalyeler, koltuklar almaya, bir yabancıya ait evi döşemeye, dağıtılmış göçmen yuvasından yeni bir yuva yaratmaya çalışmış...
İnsanın kendi ülkesine yabancılaşması ne demek? Bunu derinden yaşamış...Yüreğindeki ateşi söndürmemiş hiç. Leymosun’dan, Baf’tan sendikacıları konuk ettiğinde gözleri parlardı, bütün fotoğraflar olduğu gibi gülümseme çıkardı...
Yüreğinin yarısı kuzeydeyse, yarısı güneydedir, bunu bilirim, gözlerine baktım çünkü, yüreğini dinledim...
Bütün bunlar niçin sevgili okurum?
Kimlerin çıkarı için bu hayatlar oradan oraya savrulmuş? Kimlerin çıkarı için bir insan herşeyini olduğu gibi bırakıp göçetmeye zorlanmış? Kimlerin çıkarı için kendine yabancı bir evde yaşamaya zorlanmış?
Kimlerin çıkarı için hayatı aniden yeni bir paragraf gibi yurdunun bir başka yöresinde yeniden yazılmaya başlamış?
Kimlerin çıkarı için can damarımız, gençlerimiz akıp gidiyor karlı ya da güneşli diyarlara?
Kimlerin çıkarı için kırk yıldır dünyadan soyutlanmış yaşıyoruz? Kimin? Kimlerin? Hangi güçlerin?
Kıbrıs’a bahar geliyor, badem ağaçları çiçek açmış. Ben en çok şeftalileri severim, pespembe çiçekleri bütün bu rezilliğin ortasında bir umut gibi parlıyor çünkü.
Bu pembe renk yüreğimi kanatan dikenli tellerin acısını hafifletiyor, belki bir gün çocuklarımızı bir daha dönüp dönmeyeceklerini bilmeden karlı ya da güneşli diyarlara yolcu etmek zorunda kalmayacağımız günleri hatırlatıyor...
Talat bir ev yaptırıyor, benzincimizin oğulları yeni bir benzin istasyonu açıyor, Aziz Bey Kanlıköy’de tavşan yetiştirip oğlunun dönmesini bekler, eski sendikacı Niyazi Omorfo’da Baf’ı düşünürken, bütün bunların yalnızca bir süreç olduğunu, hiçbirşeyin durağan olmadığını, umutsuzluğun mutlak olmadığını, bir gün mutlaka bu toprakların gençlerle güzelleşeceğini düşünüyorum.
Bunun nedeni biraz da o şeftali çiçekleri...
Ama şimdilik yüreğim kendi ülkeme göçmen...