Yeraltı Notları, 2 Şubat 2007 Sevgül Uludağ | ||
Göçebe ruhum, çadırını bahçeye kuruyor... Göçebe ruhum, aylardır ipuçlarının, insan yüreklerinin, katillerin ve mezarların, kayıp insanların, kayıp ruhların peşinde bir kuzey bir güney coğrafyasını dolanıyor... Tam bir göçebe ruhu çünkü ne zaman, nerede konaklayacağı, dıştan bakanlar için belirsiz, oysa kendi içinde tutarlı... Bir ipucunu izlemek için Lefkoşa’dan çıkıp, Zodya’dan geçip Kıbrıs’ın en yüksek ikinci tepesine kadar tırmanabiliyor veya “Kayıp Otobüs”ün gömülü olduğu Oroklini’ye sürükleniyor... Orada, o bölgede yuvalanmış Muratağa katliamının katillerinin izinde... Kimi zaman göçebe ruhum Larnaka kıyılarında, kimi zaman Bahçalar köyünde, bazan Boğaz’daki Balıkçı Barınağı’nda oluyor... Kimi zaman günde 14-15 saat çalışıp, birkaç saat uykuyla yetiniyorum – çoğunlukla pek az uyuyorum... En fazla beş saat... Göçebe ruhum dinlenmek istediğinde doğayla başbaşa kalacağım kendi bahçeme sığınıyorum...Bugün de göçebe ruhum, masmavi gökyüzü altında güneşle buluşup, çadırını bahçeye kuruyor... Bir göçebe çadırı!... Ne kadar süre burada oyalanacağı belli olmayan bir çadır!... Güneş olduğu, içimi ısıttığı, doğayla iletişim kurabildiği sürece göçebe ruhum buradan, bu noktadan ayrılmak istemeyecek... Serçeler meraklanıyor, ne yaptığıma bakmak için çevreme konuyorlar... Bir yandan da konuşuyorlar... Hurmanın üstüne tünemiş bir kumru, eğilip bana bakıyor... Uzun süredir beni bahçede görmediklerinden olacak, meraklanıyorlar... Bahçeden geçen sarışın kedi, önüme yatıp cirileniyor, ayaklarını havaya dikip bana mırıldanıyor... O kadar sevecen ki – üstelik adını bile bilmiyorum... Asla yaltaklanmayan, yalnızca birbirimizi gördüğümüzde seslendiğimiz bir ilişkimiz var... Fazlaca oyalanmıyor, ona seslendiğimde mutlaka durup cevap veriyor... Tahta sıraya tünediğimde, mutlaka yanıma gelip ne yaptığıma bakıyor, bazan koşup ufak bir gösteri yapıyor bana ama o kadar... Kapılanmaya çalışmıyor... Fazlasını istemiyor... Yalnızca iletişim kurmama izin veriyor... Ama bugün azıcık farklı çünkü önüme yatıp bembeyaz karnını gösteriyor, patilerini bana doğru uzatıp mırıldanıyor... Kendi kuyruğunu yakalayıp oynuyor... O kadar mutlu bir kedi ki bu, hiç şikayet ettiğini duymadım... Tam bir yıldır, ilişkimiz böyle... Ben de onu “evcilleştirmeye” çalışmıyorum, uzaktan sevmekle yetiniyorum, yalnızca ona sesleniyorum, o da bana cevap veriyor... Hiçbir kediyle bu tarz bir ilişkim olmadı bugüne dek – ya “benim” kedilerim olurdu, ya da bahçeden geçip giden “yabancı” kediler... Oysa bu sarışın kedi, bana farklı şeyler öğretiyor... Onu “sahiplenmeden” de sevebileceğimi gösteriyor... Ne kadar telaşlı olursa olsun, durup mutlaka bana sesleniyor – keyfi yerindeyse çevremde oyalanıyor ama çok değil... İlişkiyi koparmadan, kesintiye uğratmadan sürdürüyor... Serçeler yenidünyanın çiçeklerini gagalıyor, arada bir kurumuş bir yaprağı yere düşürüyorlar... Sabahları kumruları hurmanın altında da görüyorum, ağaçlardan dökülen tohumları topluyorlar... Asmada üzümler çoktan kurumuş – mor salkımlar kurutulmuş gibi duruyor... Serçeler bu kuru üzümlere de meraklı... Çevremde karıncalar var – uzun kuyruklar oluşturup, bahçeden üst kata doğru tırmanıyorlar... Onlar da herhalde kış için son hazırlıklarını yapıyorlar... Kucağımda bitiremediğim ama fırsat buldukça devam ettiğim aynı kitap: Bir başka göçebe ruhun, Amin Maloof’un “Yolların Başlangıcı”... “Çevre” kirlendikçe Fatma Azgın’ın, o bilge kadının bana sunduğu altın değerinde tavsiye, düsturum oluyor... “Ruhunu koru!” demişti bana. “Pamuklar arasında koru ruhunu!...” “Çevre” kirlendikçe ruhumun etrafındaki pamuk tomarı yoğunlaşıyor, izin vermedikçe kimsecikler bu tomarı aralayıp içeriye giremiyor... “Çevre” kirlendikçe şöminede yaktığım odunlar çoğalıyor, mumlar daha hızlı tükeniyor, bitkilerle, hayvanlarla, sevdiklerimle diyaloğum daha çok yoğunlaşıyor... Bir adam, kendi cep telefonu yerine köylülerden aldığı farklı cep telefonlarından cebimi arayıp bağırıyor: “Muhbir kim? Söyle!... Sen ne haknan bizim köyümüzü katil ilan eden?” “Ogün Samast Trabzonlu’ydu” diyorum ona, “şimdi bütün Trabzonlular katil mi sence?...” Cevap vermiyor. Telefonu kapatıyor... Katiller her yerde... Üstelik birbirlerini tanıyorlar, birbirlerini mobilize edebiliyorlar... İsimleri yazılıp çizilmediği, kimsecikler peşlerine düşmediği halde, güneye geçmekten korkuyorlar... Güney coğrafyasındakiler de öyle – onlar da kuzeye geçmekten korkuyorlar... Oysa çoğu isim, güneydeki ve kuzeydeki araştırma dosyalarında, tanıklıklarla mevcut. Üstelik bu dosyalar taa 1980’li yıllarda düzenlenmiş. Güneyin de, kuzeyin de bilmediği pek bir şey yok... Maşallah, herşeyden haberdarlar!... Katiller, kendi yaptıklarını bildiklerinden, sanki herkes bunu biliyormuş gibi dehşete kapılıyorlar! Bu, kendi vicdan rahatsızlıkları ve bunu şiddetle dışarıya yansıtmanın yollarını arıyorlar. Kimseciklerin peşlerine düştüğü yok – ne kuzeyde ne güneyde – ama çoktan ölmüş, çoktan gömülmüş katillerin çocukları, geceyarıları cep telefonuma mesaj atıp bağırıyorlar, ağlıyorlar, yalvarıyorlar! Böylece benim bilmediğim, duymadığım ve ilgi göstermediğim isimleri, kendi elleriyle bana sunuyorlar!... Sanki savaş suçları babadan oğula miras bırakılırmış gibi tedirginlik yaşıyorlar, telaşa kapılıyorlar... Katiller hem kuzeyde, hem güneyde hemen hemen tüm partilerde yuvalanmış, gizlenmişler... Kuzeyden bazıları arayabilecekleri her makamı arıyor, toplumumuzda bu konuda yeniden bir “sessizlik alanı” oluşturmak için çalmadık kapı bırakmıyorlar. Dehşetleri o kadar büyük ki, onları hayretle izliyorum... “İnfial içinde” olan toplum değil, bir avuç katil! Ve katiller, bunca zaman köy kahvelerinde “kahramanlık öyküsü” olarak anlattıklarının aslında savaş suçu olduğunu, kadınlarla çocuklara, silahsız sivillere dokanmanın savaş suçu olarak tanımlanabileceğini yeni kavramışçasına dehşete düşüyorlar... Çok farklı yerlerden“susmam” isteniyor... Onlara kendimi ve ne yapmaya çalıştığımı izah etmeyeceğim çünkü yazılarım kendi kendini izah edebilecek durumda... Bunların, toplumlarımızın geniş kesimleri tarafından anlaşıldığından eminim... Kuzeyde ve güneyde, aynalardaki yansımamıza bakıp orada, tarihimizde nelerin yattığını görmeden, en ufak bir adım bile atamayız – adım atmak bir yana, emekleme evresini bile aşamayız... Yüzleşmek elbette travmalarla doludur, şok edicidir – yaşanmış olanları kabullenmek kolay değildir, hazmetmek zaman ister... Ve elbette bu yüzleşme sürecini yavaşlatıp durdurmak isteyenler olacaktır – tüm bunlar, bu sürecin doğal bir parçası... Bu yüzden, yapmam gereken tek şey, ruhumun kurduğu o göçebe çadırında kendimi evrensel enerjinin parçası olarak hissedebilmek, bunun için doğayla bütünleşmek... copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org
| ||