Yeraltı Notları, 6 Subat 2001
Sevgül Uludağ
"Umut vardır, bizdedir..."
Kıbrıs'ın kuzeyinde bu filmi daha kaç yıl göreceğiz?
Senaryo çok eski, senaristler aynı, belki tek değişiklik figüranlar - bu işbirlikçi figüranlardan da her dönem bol miktarda bulmak kolay.
1950'li yıllardan günümüze belki değişen tek şey bir vitrin - daha alacalı bulacalı renklere boyanmış, "ya taksim ya ölüm" kavramının yerine "ayrı devlet, konfederasyon, entegrasyon" gibi kavramlar yerleştiriliyor. Herşey ama herşey iç politik tüketime yönelik. Toplumumuzsa sanki belleğini yitirmiş - dünden ders çıkarmak, dün-bugün-yarın arasında köprüler kurmak, çok "absurd" bir düşünce gibi geliyor insanlara. Dün, yalnızca resmi propagandada söylenenler: "1963, göçmenlik, enklavlar, Rum-Yunan mezalimi, vs."
Kıbrıs, bir tür köylü sürrealizmiyle yaşam bulan milliyetçiliğin verimli toprağı. Dünde yaşamaya zorlanıyoruz. Yarının düşünü kurmanın bile yasak olduğu bir toplumda, bütün yolların dönüp dolaşıp sınırlara çıktığı bir toprak parçasında, aşklar, sevgiler, insani duygular ta başından idama mahkum edilmiş. Burada "normal" yok, "normal" olan hiçbirşey. Çünkü 1963'ten günümüze yaklaşık kırk yıldır bir toplum yeryüzünden soyutlanıp kendi içine kapatılırsa, o zaman "normal"den kim sözedebilir?
Geçmişe karşışıp eriyoruz, bugünümüz dahi yok.
Yeryüzünün hiçbir köşesinde, Kıbrıs'ın kuzeyinde insanlar yaşadığı, barış ve demokrasi isteyenlerin ağır bedeller ödediği, yaşamımızın kocaman bir karabasana, bir paranoyaya dönüştürüldüğü hakkında en ufak fikri yok. Böyle olunca, bir zamanlar ırkçılığa ve apartheid'a karşı Güney Afrika beyaz rejimine karşı uluslararası sivil toplum örgütlerinin yürüttüğü kampanyalar, Filistin halkıyla dayanışma kampanyaları, Sri Lanka'yla, Hindistan'la, Güney Amerika yerlileriyle dayanışma kampanyaları bizler için geçersiz. Kimse adımızı bile duymamış, nerede kaldı bizimle dayanışma.
İşte bu korkunç yalnızlık, milliyetçiliğin, bu köylü sürrealizminin gelişeceği verimli toprağı oluşturuyor. Bir hayvanı bile bir kafese 40 yıl süreyle kapatacak olursanız, o hayvanın hayvanlıktan çıkacağı aşikar değil mi?
Bütün bunlar yüreğimi kanatıyor. Başımı alıp gidecek bir yerim yok, bu benim toprağım. Nergisi ve sümbülüyle, çatal kuyruklu kırlangıçlarıyla, eğri büğrü zeytin ağaçlarıyla, Karpaz'ın altın kumları, küçücük koylardan topladığım kırık deniz kabuklarıyla, parmaklarımın arasında ezdiğimde beni sarhoş eden feslikan yapraklarının kokusuyla, bu benim ülkem. Yüreğim kanıyor, ince bir sızı, sürekli bir huzursuzluk...Bütün yolların sınırlara çıktığını, dört tarafımızın denizle çevrili olduğunu, yeryüzünden soyutlanmış olduğumuzu bilmek, sürekli bir bulantı yaratıyor.
Gençler, "Umut vardır, bizdedir" diyor...Sarılacak tek umut belki de onlar...
Belki onlar bu köylü sürrealizmini aşmayı, milliyetçiliğin yeşerdiği verimli toprakları kurutup yerine insanlığı, dostluğu, sevgiyi ve dayanışmayı yeşertecek yeni tohumlar ekecek. "Umut vardır, bizdedir"... Bu söylem, içinde bugünü ve yarını barındırıyor - gençler yüzlerini geleceğe dönüyor, 40 yıllık bu senaryo yazarlarından da, eskimiş, çürümüş, lime lime olmuş senaryo metninden de bıkmışlar.
Belki onlar, yani "Umut vardır, bizdedir" diyen gençler, bizleri geleceğe sürüklemeyi başaracak. Sayıları az, çünkü Kıbrıs'ın kuzeyinden yaşanan sürekli göç, genç nüfusumuzu, yani bugünümüzü ve yarınımızı elimizden çalıyor. Oysa yürekleri, heyecanları, umutları bu toprak parçasına sığmıyor, kuzeyden güneye uzanıp, dünyaya elini uzatıyor. Acar Akalın-Ahmet Okan'ın "Adalıyız Maviye" şarkısında dediği gibi "Kerpiç duvarlarda saklı anılar, bu adaya sığmayan dağlar var..."
Senaryo çok eski, senaristler aynı, belki tek değişiklik figüranlar - bu işbirlikçi figüranlardan da her dönem bol miktarda bulmak kolay.
1950'li yıllardan günümüze belki değişen tek şey bir vitrin - daha alacalı bulacalı renklere boyanmış, "ya taksim ya ölüm" kavramının yerine "ayrı devlet, konfederasyon, entegrasyon" gibi kavramlar yerleştiriliyor. Herşey ama herşey iç politik tüketime yönelik. Toplumumuzsa sanki belleğini yitirmiş - dünden ders çıkarmak, dün-bugün-yarın arasında köprüler kurmak, çok "absurd" bir düşünce gibi geliyor insanlara. Dün, yalnızca resmi propagandada söylenenler: "1963, göçmenlik, enklavlar, Rum-Yunan mezalimi, vs."
Kıbrıs, bir tür köylü sürrealizmiyle yaşam bulan milliyetçiliğin verimli toprağı. Dünde yaşamaya zorlanıyoruz. Yarının düşünü kurmanın bile yasak olduğu bir toplumda, bütün yolların dönüp dolaşıp sınırlara çıktığı bir toprak parçasında, aşklar, sevgiler, insani duygular ta başından idama mahkum edilmiş. Burada "normal" yok, "normal" olan hiçbirşey. Çünkü 1963'ten günümüze yaklaşık kırk yıldır bir toplum yeryüzünden soyutlanıp kendi içine kapatılırsa, o zaman "normal"den kim sözedebilir?
Geçmişe karşışıp eriyoruz, bugünümüz dahi yok.
Yeryüzünün hiçbir köşesinde, Kıbrıs'ın kuzeyinde insanlar yaşadığı, barış ve demokrasi isteyenlerin ağır bedeller ödediği, yaşamımızın kocaman bir karabasana, bir paranoyaya dönüştürüldüğü hakkında en ufak fikri yok. Böyle olunca, bir zamanlar ırkçılığa ve apartheid'a karşı Güney Afrika beyaz rejimine karşı uluslararası sivil toplum örgütlerinin yürüttüğü kampanyalar, Filistin halkıyla dayanışma kampanyaları, Sri Lanka'yla, Hindistan'la, Güney Amerika yerlileriyle dayanışma kampanyaları bizler için geçersiz. Kimse adımızı bile duymamış, nerede kaldı bizimle dayanışma.
İşte bu korkunç yalnızlık, milliyetçiliğin, bu köylü sürrealizminin gelişeceği verimli toprağı oluşturuyor. Bir hayvanı bile bir kafese 40 yıl süreyle kapatacak olursanız, o hayvanın hayvanlıktan çıkacağı aşikar değil mi?
Bütün bunlar yüreğimi kanatıyor. Başımı alıp gidecek bir yerim yok, bu benim toprağım. Nergisi ve sümbülüyle, çatal kuyruklu kırlangıçlarıyla, eğri büğrü zeytin ağaçlarıyla, Karpaz'ın altın kumları, küçücük koylardan topladığım kırık deniz kabuklarıyla, parmaklarımın arasında ezdiğimde beni sarhoş eden feslikan yapraklarının kokusuyla, bu benim ülkem. Yüreğim kanıyor, ince bir sızı, sürekli bir huzursuzluk...Bütün yolların sınırlara çıktığını, dört tarafımızın denizle çevrili olduğunu, yeryüzünden soyutlanmış olduğumuzu bilmek, sürekli bir bulantı yaratıyor.
Gençler, "Umut vardır, bizdedir" diyor...Sarılacak tek umut belki de onlar...
Belki onlar bu köylü sürrealizmini aşmayı, milliyetçiliğin yeşerdiği verimli toprakları kurutup yerine insanlığı, dostluğu, sevgiyi ve dayanışmayı yeşertecek yeni tohumlar ekecek. "Umut vardır, bizdedir"... Bu söylem, içinde bugünü ve yarını barındırıyor - gençler yüzlerini geleceğe dönüyor, 40 yıllık bu senaryo yazarlarından da, eskimiş, çürümüş, lime lime olmuş senaryo metninden de bıkmışlar.
Belki onlar, yani "Umut vardır, bizdedir" diyen gençler, bizleri geleceğe sürüklemeyi başaracak. Sayıları az, çünkü Kıbrıs'ın kuzeyinden yaşanan sürekli göç, genç nüfusumuzu, yani bugünümüzü ve yarınımızı elimizden çalıyor. Oysa yürekleri, heyecanları, umutları bu toprak parçasına sığmıyor, kuzeyden güneye uzanıp, dünyaya elini uzatıyor. Acar Akalın-Ahmet Okan'ın "Adalıyız Maviye" şarkısında dediği gibi "Kerpiç duvarlarda saklı anılar, bu adaya sığmayan dağlar var..."