Yeraltı Notları, 7 Subat 2001
Sevgül Uludağ

Milliyetçiliğin sıkı markajı

Kıbrıs'ın kuzeyinde "milliyetçi" taktiklerin, örneğin Azerbaycan'da Aliev yönetiminin uyguladıklarına ne kadar benzerlik taşıdığını, Leyla Yunus'tan öğrenmiştim.

Leyla Yunus, Bakü'de Barış ve Demokrasi Enstitüsü'nde çalışıyor. Bu görevinden önce aktif politikadaydı, "Vahdet Partisi"nden, politika iyice kirlenmeye ve ortalığa saçılan bildik çamurlardan bıkıp usanınca ayrıldı.

Leyla'nın bütün derdi, Azerbaycan-Ermenistan arasında barışçıl ilişkiler kurulmasını, sorunların çatışmaya girişmeden tartışılarak çözümlenmesini istemekti. Bu amaçla yalnızca Azerbaycan-Ermenistan değil, tüm Kafkas bölgesinden kadınları biraraya getirmeye çalıştı. Trans-Kafkas Kadınlar Barış Örgütü'nün oluşumunda rol oynadı. Dağlık Karabağ sorununun Ermeni ve Azeri kadınlarca tartışılması için iki yıl süreyle fon arayıp buldu, geçen yıl Bakü'de bir haftalık bir atölye çalışması düzenledi. Ermeni kadınların atölye çalışmasına katılması, Ermenistan hükümeti tarafından yasaklanınca, atölyeye katılamadılar. Aynı şekilde Çeçenistan'dan kadınların, Rus kadınlarla "Çeçenya" konusunu tartışması hedeflenmişti. Çeçen kadınların katılımına Çeçen hükümeti sıcak bakmayınca, onlar da gelemediler. Rus kadınlar ortada yoktu. Sonuçta Azerbaycan'dan farklı siyasal eğilimlerden kadınlar, Kuzey İrlanda, İsrail-Filistin ve Kıbrıs'tan da ben (Rum partnerim son anda gelememişti!) atölyemizi yine de yürüttük. Ermeni kadınlar da gelebilmiş olsaydı, o zaman Dağlık Karabağ konusu daha anlamlı biçimde ele alınabilecekti.

Böylece önceden tanıdığım Leyla'yı bu kez kendi evinde, o petrolle deniz karışımı kokusuyla başdöndüren Bakü'de görme olanağı buldum.

Leyla, devlet güçleri tarafından sıkı biçimde "marke" edilmişti. Hangi konferansa gitse, ne yapsa, "peşinde"ydiler. Tıpkı bizde olduğu gibi MİT'çilik oynayan istihbarat güçleri, onun telefonlarını dinliyor, mektuplarını açıyor, Leyla'nın bol bol fotoğrafını çekiyordu, özellikle Ermeni kadınlarla konferanslarda bulunduğu enstantaneler, en sevdikleri "poz"lardı. Sonra da BRT benzeri Azeri devlet televizyonu bu fotoğrafları yayımlıyor, "Bakınız, aramızdaki vatan hainleri işte bunlar!", "Ermenilerin ajanı", "Rusların ajanı!", "Amerikalıların ajanı!" diye Leyla'yı "damgalama"ya, çabalarını değersizleştirmeye, onu toplum içinde marjinalize etmeye çalışıyordu.

Atölye çalışmasına katılan tüm Azeri kadınların başında şişlikler vardı. Bunları gördük ve ne olduğunu sorduk. Nedeni polis coplarıydı. Azerbaycan'da insan haklarından sözetmek mümkün değildi. Bir yandan zengin petrol yatakları, çokuluslu tekellere peşkeş çekilirken, öbür yandan yabancılara "komisyon" karşılığı devredilen petrol işletmelerinde grev yapmak yasaklanıyordu. Grev yapan işçiler, uluslararası konsortiyumlara "tazminat" ödemek durumunda kalıyordu. Toplu işten çıkarmalar, işçi direnişleri, Meclis önünde eylemler, coplanmalar, yerde sürüklenmeler, "hain" edebiyatı...Bakü'nün dışında elektrik ve su yoktu. Ülkenin diğer bölgelerine biri sabah, biri akşam olmak üzere, günde iki saat elektrik veriliyordu. Sosyalist dönemin parasız eğitim ve sağlık hizmetleri ortadan kalkmıştı. Ücretler, insanların yaşamlarını sürdürmesine yetmiyordu. Azerbaycan'ın "inteligentsia"sı göç yollarındaydı - gençler ülkede kalmak istemiyordu.

Dağlık Karabağ savaşından dönen askerler sokaklarda seyyar satıcılık yapıyordu. Bu o kadar dokunaklı, o kadar acınası bir manzaraydı ki görseniz ağlamak isterdiniz. Her köşebaşında genç ya da orta yaşlıca bir erkek, önünde iki kilo incir, alıcı bulamayıp günlerdir sürünen birkaç kilo, artık rengi kaçmış, buruşmuş üzüm, beş-on kilo kavun...Bekliyorlardı, bir alıcının gelmesini, satış yapmayı. Çünkü yabancılara komisyon karşılığı peşkeş çekilen petrollerin dışında "ekonomi" durmuştu.

Ben Azerbaycan'a 1988 yılında gitmiştim, o zamanlar ülkenin zenginliği göze çarpıyordu. Bu kez, 2000 yılında, Bakü'de hatıralık eşya bulmak mümkün değildi. Leyla "Artık üretilmiyor, hatıralık eşya bile yok" diyordu. Metanet, kendi evinden bakır işi hatıralık eşyaları bana getiriyordu. Sokaklarda Rus yapımı Matrioşkalar, Sovyetler Birliği döneminden kalma tıp kitapları, romanlar, eski saatler, madalyalar, Lenin rozetleri, antik tabancalar, rengi solmuş bıçaklar satılıyordu. Herkes evinde ne varsa işportaya çıkarmıştı...

Bakü, bir tür bit pazarına dönüşmüştü - oysa milliyetçilik dimdik ayaktaydı...Aliyev, tıpkı bir zamanlar Denktaş'ın yaptığını yapıyordu: bir göçmen sorunu yaratmak! Dağlık Karabağ'dan bir milyon Azeri göçetmiş, bunlar "göçmen kampları"na kapatılmıştı. Göçmenlerin kamptan çıkışı yasaktı. Dışarıdan ne gazeteciler, ne de başka biri kamplara giriş yapamıyordu. Göçmenler, tıpkı bir zamanlar, 1963 sonrasında Kıbrıslı Türklerin yapmak istediği gibi, evlerine, köylerine dönmek istiyordu. Oysa tıpkı Denktaş-sancaktar-bayraktar, yani Bey yönetiminin izin vermediği gibi, Aliyev de geri dönüşe izin vermiyordu. Kocası öldürülmüş, küçücük çocuğuyla geride kalmış, gazeteciliğini inatla sürdüren ..... kamplara girmeyi denemiş, korkunç biçimde dövülmüştü. Kaygılıydı çünkü kamplarda salgın hastalıklar başgöstermişti - tüberkülozdan ölüm vakaları hızla artıyordu. Ancak Aliev'in Azerbaycan petrollerini pazarlar, halkı ezerken "milliyetçiliğe" dayanması gerekiyordu. Bu da ancak, bir "göçmen sorunu" ortada durduğu, Dağlık Karabağ sorunu çözümlenmediği sürece mümkündü. Buna karşı çıkan, sorunlara çözüm arayan Leyla gibilerse, milliyetçiliğin "sıkı markajı" altındaydı. Çünkü onlar, yaratılmak istenen karanlık sisteme karşı direniyordu, halkın gözünü açıyordu, çatışmanın dışında da alternatif çözüm önerileri, alternatif ilişkiler, alternatif yaşam biçimleri ortaya koyuyordu.

Kıbrıs'ın kuzeyi, Azerbaycan'la büyük benzerlik taşıyor. Bizde petrol yok, ancak topraklarımızda fink atmayan yabancı güç kalmadı. Kıbrıslılar'ın dışında Kıbrıs'ta "çıkarı" olduğu iddia edilen şu güçlere bakın: Türkiye, Yunanistan, Avrupa Birliği, ABD, İngiltere, Rusya...Kıbrıs'ın kuzeyinde de milliyetçilik, yurtseverleri "sıkı markaj"a almış durumda. Dr. Küçük'ü anma törenine parti başkanlığı düzeyinde katılmayan CTP, "Kıbrıslı" gazetesinin "hışmına" uğrayarak, manşetlere çıkarıldı. FİLELEFTHEROS gazetesinin, önümüzdeki Pazar günü CTP Girne İlçesi'nin Leymosun'a yapacağı ziyaretle ilgili bir haberi nedeniyle, Mücahitler Derneği, CTP'ye saldırarak "CTP, AKEL'in KKTC'deki şubesi mi? Rum komünist partisi AKEL'i KKTC'nin duyarlı iç meseleleri hakkında bilgilendirmek, bir Türk Siyasi Partisi'nin misyonu mu?...Devletimizin tüm ilgili makamlarını FİLELEFTHEROS'un ifşa ettiği bu ehlikeli ilişkilerle ilgilenmeye davet eder ve suç duyurusunda bulunuruz" dedi. KTÖS'ün verdiği ilana yönelik "tepkiler" de, bu sendikamızı "geriletip savunmaya geçmeye" zorlamayı hedefliyordu.

Sendikalar, muhalif partiler, demokrat insanlar, Kıbrıs'ın kuzeyinde sürekli markaj altında yaşatılıyor. Bu markaj, aslında gündemi değiştirmek, dikkatleri başka yöne çekmek, aklı başında önerilerin sesini kısmak, kısacası, rejime muhalefeti "görünmez kılmak" ve "değersizleştirmek" için kullanılıyor.

Şu anda gündemde olan Ankara patentli dayatma bir paket - bu paketi uygulamak için "olağanüstü hal" koşulları gerekiyor, çünkü pek çok sosyal ve sendikal hak, çalışanların pek çok kazanımı budanmak zorunda. Ankara patentli dayatma paketin hedefi de zaten Kıbrıs'ın kuzeyinde bugüne dek yaşamını sürdürmeyi başarabilmiş 50-60 bin Kıbrıslı Türkü de tümüyle yoketmek. Milliyetçiliğin sıkı markajı, bu bakımdan anlamlıdır çünkü işbirlikçilerin hedefi, tüm bu hay-huy içinde dayatmaları ve tükenişimizi "görünmez" kılmaktır.

Aslında onların gönlünde yatan tıpkı Türkiye'de olduğu gibi "Devlet Güvenlik Mahkemeleri" yaratmak ve azıcık soluk almamıza olanak tanıyan demokrasi kırıntılarını da tümüyle yoketmektir. KTÖS'e yönelik bu denli keskin ve tek merkezden yönetilen saldırıların ardında yatan da bu tür bir düşünce olsa gerek.

Solda yaşanan "fragmentation" dediğimiz küçücük küçücük parçalara bölünme ise, bu ortamda milliyetçiliğin markajını kolaylaştırıyor. Bazı sol kesimler birbirleriyle uğraşmayı ve birbirini yıpratmayı o denli ciddiye alıyor ki, aslında kaybedenin yalnızca sol değil, halkın ta kendisi olduğunu farkedemiyor.

Kıbrıs'ta rejim, artık "devlete karşı suç" kavramını işliyor, bunun için internette yazılan haberlere karşı naylon örgütlere "karşı-propaganda" yaptıracak örgütlenmeler kurdurmaya çalışıyor, sağ örgütleri harekete geçirip "devlet karşıtı suç" kavramını işliyor. Rejimin arzusu, "devlet karşıtlarının" soluğunu tümden kesmek, nefes borusunu tıkamak, onları tümüyle etkisiz hale getirmek...O nedenle solda sağduyuya ve toleransa her zamankinden daha fazla ihtiyaç var, elbette başarılabilirse...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa