Yeraltı Notları, 8 Subat 2001
Sevgül Uludağ
Baf sakızı ister miydiniz?
Baf sakızı ister miydiniz?
Keşke olsaydı ve sizlere verebilseydim. Bizim kuşak Baf sakızıyla büyüdü. O zamanlar henüz rengarenk kağıtlı, içine şeker katılmış ya da şekersiz sakızlar yoktu. Baf sakızı, Baf’ta üretilirdi. Adı üstünde: Baf sakızı...
Avuçiçi büyüklükte, yassılaştırılmış parçalar halinde satılırdı. Bundan küçük bir parça koparır, çiğnerdiniz. Ağzınızın içine saf sakız kokusu yayılırdı. Baf sakızı fildişi rengi olurdu.
Genellikle yaşlı kadınlar çok meraklıydı Baf sakızına. Çiğnedikleri sakızı atmaz, beyaz bir mendilin ya da bir parça yağlı kağıdın içinde saklarlardı. Artık o yağlı kağıtlar da yok. Bunlara temizleyiciler, temizledikleri giysileri sararlardı çünkü o zamanlar henüz naylon yaşamımıza girmemişti.
O zamanlar Burda dergisinden yağlı kağıtla patron çıkarıp kendi giysini dikmek modaydı. Şimdiki gibi herşey hazır değildi. Bu kadar çok butik yoktu. Birkaç tane mağaza vardı, bunlar da giysileri daha çok İngiltere’den ithal ederdi. St. Michael’s en tutulan markaydı. Annemin St. Michael’s marka twinsetleri vardı. Twinset dediğim içten giyilen kısa kollu düz renkli triko, incecik shetland yününden üretilmiş olurdu. Aynı renkte önü açık uzun kollu bir diğer triko. Twinset, yani ikiz set. Twinset giymek modaydı. Bunlar genelde pastel renklerde olurdu.
Ben küçükken Kıbrıslı Türk ilk işkadınlarından Vedia Barut’un mağazasında saatler harcadığımızı hatırlarım. Giysiler üstüste, tıkış tıkış, karanlık bir mağazaydı ama memurlara taksitle satış yapardı. Orada rengarenk file çoraplar, devekuşu tüylerini andıran burnumu gıdıklayan tüylü etoller, jüponlu etekler arasında, dişi cinsin güzelleşme çabasına tanık olurdum. Vedia Barut’un mağazasında bir de camlı dolap vardı ki bunun içinde renk renk rujlar, rimeller, takma kirpikler dururdu. Tüm bunlar beni büyülerdi, çünkü yaşım küçüktü ve bunlara ulaşmam henüz hayaldi.
Baf sakızı o günleri hatırlatıyor bana...Yaşlı kadınlar yağlı kağıda sardıkları ya da beyaz bir mendilin arasına koydukları bir parça Baf sakızını, bazan göğüslerinde de saklarlardı. Onların bir de yine mendil içine paralarını sarıp, bir çıkın gibi düğümleyip bunu göğüslerinde sakladıklarını da hatırlıyorum. Sakladıkları sakızı canları çektiğinde mendillerinden çıkarıp yeniden çiğnerlerdi.
Böyle olduğunda sertleşen sakızı ağzınızda kırmanız gerekirdi, az sonra eski elastikiyetine kavuşurdu sakız.
Sonraları Baf sakızı incecik birer spagetti parçası gibi, beyaz kağıtlara sarılarak satılmaya da başlandı. Parça sakız bulamadığında annem bu incecik sakızlardan alırdı ama ben bunlardan aynı tadı almazdım. Sanki elinle bir parça koparıp ağzına atmak, Baf sakızının ruhuna daha uygun gibi gelirdi.
Baf sakızı bizlerle birlikte maceralar yaşadı. Yaşamlarımız denizin sürüklediği kırık deniz kabukları gibi oradan oraya sürüklenirken, Baf sakızı da bizimle birlikte sürüklendi, parçalandı, çiğnenip saklandı ya da hiç olmadık yerde tükürüldü.
Baf şimdi çok uzaklarda bir yer. Birkaç yıl önce bir kadın grubuyla birlike, annemi ve oğlumu da yanıma alarak Baf’a gittim. Gavur Taşı’nı, aşk tanrıçası Afrodit’in doğduğu yeri gördüm. Gavur Taşı’nın yanına kadar gidip denizin kokusunu içime çektim, dalgalardan fışkıran köpüklerin yüzümü ıslatmasıyla ürperdim. Bu benim ülkem miydi? Benim toprağım mıydı? Bu beyaz toprağı sanki ilk kez görüyordum. Bu el değmemiş gibi duran upuzun kumsallarda neden hiçbir anım yoktu?
Annemle Baf’tan Yeroşibu lokumu ve Baf sakızı aldık. Baf sakızının ne anlama geldiğini iyi bilen Şerif Teyzeme Baf sakızı götürdük. Şerif Teyze belli etmek istemese de çok duygulandı...
Bir ikindi vakti, yenidünyanın altında, bahçede oturuyorduk. Teyzem sakıza her zaman meraklı olmuştur. Beyaz saçları var, yaşlılığın getirdiği yorgunlukla iki katla yürür, bir bastona dayanarak. Şimdilerde onu bile yapamıyor. Ama o günlerde henüz ayaktaydı.
“Teyze sana Baf’tan Baf sakızı getirdim...” dedim.
Kızı biraz bozuldu, çünkü o Rum tarafıyla ilgili şeyler dinlemekten hoşlanmaz. Ama Teyzem sevindi. Bunu yüzüme bakıp gülüşünden anladım. Ona Baf sakızını verdim. Neredeyse koynunda saklayacaktı ama artık eskiden olmayan birşey var – çantalar! Alıp çantasına koydu. O parça sakızı günlerce çiğnedi, çiğnedikten sonra beyaz bir mendilin içinde saklayarak...
Baf küçüklüğümde de çok uzaktı, gitmek yürek isterdi. Lefkoşa’dan beş altı saatlik yol...Şimdilerde bu yol kısaltıldı, dağlar delinerek tüneller kazıldı, geniş asfaltta hızla ilerlerken, geçmişte zahmetli olan yolculuk zevke dönüşüyor.
Baf’ta garip duygular içindeydim. Köy meydanına eskiden Türk komşularıyla birlikte yaşamış, ortak anıları olan yaşlı kadınlar toplanmış bizi bekliyordu. Pastalar, börekler yapmışlardı. Televizyon kameraları ve radyo mikrofonları hazırdı. Hava sıcaktı, belki bir 35-40 derece falan. Yurtsever Kadınlar Birliği ile POGO’nun ortak organizasyonuyla Baf’taydık ancak YKB lideri Oya Talat, böyle bir karşılamadan habersiz olduğu için kısa kollu bir gömlek ve bir şortla, spor ayakkabılar giymişti. Birden karşısında televizyon kameralarını buluverdi.
Otobüs yolculuğu boyunca eski devrimci şarkılardan nostaljik şarkılara, Kıbrıs türkülerinden modern popa kadar her havadan çalıp söylemiştik. Oğlum Burak da bize Kıbrıs şarkıları okumuştu. En çok Venceremos’u ve Bella Çav’ı söylerken duygulanmıştım. Yitirdiğim eski dostlarımı bulmuş gibi olmuştum.
Size Baf sakızı veremem ama size çıktığım yolculuklardan, tanıdığım insanlardan, günlük yaşamımdan, düşlerimden, umutlarımdan, hüzünlerimden sözedebilirim. Çünkü yurdum ikiye bölünmüş, istediğim zaman Baf’a gidip sakız alamam. Bir taraftan öteki tarafa seyahat önce sivil sonra askeri makamların iznine bağlı. Kendi yurdumda, kendi toprağıma “toprağım” diyemiyorum. Sınırlar, barikatlar, doldurulması gereken formlar, kimlik kartları, izin makamları, polisler...Seyahat özgürlüğüm elimden alınmış, üstelik bu sınırlar çizilirken kimse bana fikrimi de sormamış.
Kendi ülkeme yabancılaştırıldım...
Bu yabancılaşma duygusunu Lefkara’ya giderken de yaşadım. Lefkara’ya “Kimlik” konulu uluslararası bir seminer çerçevesinde bir atölye çalışmasına katılmaya gidiyorduk. Eski bir otobüste yol alıyorduk. Çevreme bakıyordum ve şaşıyordum: Bu benim ülkem mi? Bu toprak benim toprağım olabilir mi? Öyleyse bu yabancılaşma neden?
Adamın güneyine her geçişimde bu yabancılaşma duygusu çok belirginleşir – kuzey ile güney arası barikatı aşarken, Salvador Dali’nin bir tablosunda yürüyormuşum duygusuna kapılırım. Sanki iki farklı boyutta aynı anda varolurum – bir yanım kuzeyde kalır, öbür yanım güneyde olur. Bu inanılmaz parçalanma ve aynı zamanda bütünleşme duygusu kapanmış, kabuk bağlamış da olsa, kolay kolay iyileşemeyecek bir yara gibi yüreğimi tırmalar.
İnanılmaz güzellikte bir sesi olan, klasik parçalar söyleyen, Rum Turizm Örgütü’nde çalışan, oradan oraya uçuşan sayısız projesiyle sizi serseme çeviren arkadaşım Keti Economidou’yla, bu yabancılaşma duygusuyla başedebilmenin bir yolunu keşfettik. Keti benim yaşlarda bir Rum kadın, iki kızı var. Yıllardır barış çalışmalarına katılıyor. Oysa ben ona bir kahve içmeye, azıcık dedikodu yapmaya ya da oğlumla ilgili sevindiğim ya da üzüldüğüm bir anımı anlatmaya gidemiyorum. Telefonda rahat konuşamıyoruz çünkü istihbarat servisleri kuzey-güney arası telefon hatlarını sürekli dinliyor. Hem yurdumuza, hem birbirimize yabancılaşmayı aşmak için birlikte alışverişe çıkmayı alışkanlık haline getirdik. İster Atina, ister Rodos, ister Ankara, Londra ya da New York, isterse Lefkoşa’da buluşalım, mutlaka sokaklarda gelişigüzel yürürüz, mağazalara girer çıkar, fiyatlar karşısında hayretler içinde kalırız. Bu arada ortak tanıdıklarımızın kulaklarını çınlatırız. Güney’e her geçişimde mutlaka birlikte Woolworth’e bir uğrar, çikolata, kahve, bir şişe konyak ya da bu tür ufak tefek alışverişler yaparız.
Anormal koşulların egemen olduğu adamızda, yaşamımızı “normalleştirme” çabasından başka birşey değil bu.
Londra’da bir tam gün çeşitli mağazalara girip çıktık, ayaklarımıza kara sular ininceye dek yürüdük – şurada bir kitapçı, orada bir ayakkabıcı, hiç beklemedik anlarda karşımıza çıkan sokak kafeleri keşfettik.
Sınırların arkadaşlığımızı bölmesine izin vermemeye çalışıyoruz. Ben ona her defasında kuzeyden oyalı bir yemeni, bir eşarp götürüyorum, yıl boyu boğazına takıyor, soranlara üzerindeki Türkçe yazıları gösteriyor. İflah olmaz densiz bir çocuk gibi, “Türk tarafından yemeni” takmasına tepki gösterenlere kahkahalarla gülüyor.
Baf’ın göz kamaştıran o beyaz toprağını, sonsuzluğa uzanırmış gibi duran kıyılarını, Baf Limanı’nda gördüğüm pelikanı, Afrodit’in köpüklerden doğduğu Gavur Taşı’nı, Baf sakızını, Yeroşibu lokumunu, Keti’yi, Keti’nin kızları Xenia ve Maria’yı, Rum arkadaşlarımı, Leymosun’u, Larnaka’yı, aslında benim olan ama bana yasaklanmış yurdumun öteki yarısını özlüyorum...
Baf sakızını özlüyorum...