Yeraltı Notları, 9 Subat 2001
Sevgül Uludağ
Necmi Avkıran Sokak
New York’ta UN Plaza Oteli’nin 31nci katından manzara muhteşemdi. Geçen yıl Haziran ayında her akşam günbatımına yakın pencerenin önünde o çılgın kenti seyrederdim. East River’dan gemiler kalkar, yakındaki havaalanına uçaklar iner, taksiler dolar boşalır, 24 saat dövünüp duran insan kalabalığının gürültüsü 31nci kata dek ulaşırdı...
Gemiler East River’da yolalırdı, uçaklar iner kalkardı, taksiler dolar boşalırdı ve ben bu kentte garip bir özgürlük duygusuna kavuşurdum. New York’ta sanki dilediğim anda dilediğim her yere gidebilirdim – bir uçağa atlayıp Şili’ye, taksiyle Meksika’ya, gemiyle taa Arjantin’e uzanabilirdim. Kıbrıs’ta tadamadığım bir duyguydu bu...
Brüksel-Köln arası hızlı tren Tallys’le sınırları, ülkeleri aşarken daha da garip bir duyguya kapıldım. Burada, Avrupa’da sınırlarda dikenli teller, barikatlar, askerler, polisler yoktu. Kimse bana pasaport ya da vize sormuyordu. Ne bir izin makamı, ne bir check-point. Köln’e gidişte ve dönüşte “serbest dolaşım”ın anlamını içime sindirmeye çalıştım. Ve işte o zaman yaşadığım sokağın aslında yaşamımda ne denli derin izler bıraktığını ilk kez farkettim.
Çağlayan bölgesinde, Necmi Avkıran Sokak’ta oturduğum evi annem ve babam ben henüz doğmadan, 1956’da yaptırmış. O zamanlar bu bölge, Lefkoşa’nın eğlence merkeziydi. Kristal Sineması, yazlık Halk ve Şahin Sinemaları, mahallemize adını veren ünlü Çağlayan Bar, Lefkoşalıları mıknatıs gibi çekerdi. Babam o dönem belediyede çalışırdı, henüz Rum-Türk diye ayırımcılık yaşamı zehirlemeye başlamamıştı, belediyeler ortaktı. Lefkoşa surlarının altına, Çağlayan Çocuk Bahçesi’ni yaptırmak babamın fikriydi – dangalabiştalar, salıncaklar, bir atlıkarınca, bir fok balığı, tavuskuşları, içinde turuncu renkli tombalak balıkların yüzdüğü bir havuz...Bunların bir kısmını hayal meyal hatırlıyorum. Çocuk bahçesiyle büyüyorduk, dangalabiştayla sallanıyor, atlıkarıncaya biniyor, çitlerin arasında saklambaç oynuyorduk.
Akşamları Lefkoşalılar Çağlayan’da yürüyüşe çıkardı. Oğlanlar bisikletlerinin üstünde kız tavlamaya, genç kızlar annelerinin-babalarının yanında hayran oldukları gençlere gizlice bir göz atmaya çalışırdı.
Yazlık sinemalarda yeşil kabuklu fındık yer, Belkola içerdik – hayatımız henüz Amerikanlaşmamıştı, Pepsi ve Coca Cola azıcık uzağımızdaydı. Yazlık sinemalarda annelerimizi gözyaşları içinde bırakan acıklı Türk filmleri gösterilirdi daha çok, oysa kışlık Zafer Sineması’nda Raquel Welch’in oynadığı İ.Ö. 1 milyon yıl, Sound of Music gibi filmleri görmeye gittiğimizi hatırlıyorum.
Çağlayan Bar, Kıbrıs’ın en ünlü gazinolarındandı. Orada yemekler yenir, partiler verilir, düğünler yapılırdı. Çağlayan Bar, Kıbrıslı Rumlar arasında bile popülerdi. Rumlar, Çağlayan’ın ünlü fırın kebabı için sipariş verir, gelir ararlardı. Çağlayan Bar’ın mutfağında çalışan Zalihaba neredeyse her akşam, işi bitince bize gelirdi. Kına yaktığı uzun saçları vardı, saçlarını örer, omuzlarından aşağı sarkıtırdı. İncecik, uzun boylu, yaşlıca bir kadındı. Mavi gözleri hiçbir şeyi kaçırmazdı: bizlere kimin kimi sevdiğini, lokantada kimin kiminle kavga ettiğini, kimin kime baktığını, kimin kime güldüğünü anlatırdı. İnsan ilişkileriyle ilgili bu ilginç dedikoduları dinler, ne zaman büyüyeceğimi merak ederdim.
Sonra savaş geldi ve bütün bu büyü bozuldu.
Çağlayan’da yaşadığım Necmi Avkıran Sokak aniden sınıra dönüştü. Artık burası bir çıkmaz sokaktı.
Bir gün mücahitler gelip evimizin önünde duran kumları torbalara doldurdular, sokağın sonuna barikat kuruyorlardı. Yeşile boyalı variller, dikenli teller koydular. Bir geceyarısı kulakları duymayan ninem, gözleri görmeyen dedem, abim, ben ve annem Çocuk Bahçesi’nden geçerek evden kaçmak zorunda bırakıldık. Şehrin içlerine, annemin “Küçük Teyze” dediği teyzenin evine sığındık. Bizden başka 20-30 kişi daha aynı şeyi yapmış, herkes Küçük Teyze’ye gitmişti. Geniş oturma odasına serilen şilte ve yorganların üzerine boylamasına değil, enlemesine yattığımızı, yiyecek bulamadığımızı hatırlıyorum.
Artık uykularımı yitirmiştim – kurşun sesleri beni ürkütüyordu, evde kalan bebeklerimi, eğip doğrultulunca “beee” diye ses çıkaran “Teddy Bear”ımı, abimin yeşil kaplı defterlerde sakladığı, bana başka ülkelerin renklerini taşıyan pul koleksiyonunu, benimle aynı yıl ve aynı gün doğan kocaman erkek kedim Uğur’u özlüyordum. Annem bulduğu bir karton parçasına benim için bir yılan oyunu çizmiş, abim bir patates parçasından zar yapmıştı oysa ben korkuyordum, huzursuzdum: Oynamak istemiyordum.
Ekmek yoktu, annem ekmek aramaya çıkıyordu, elleri kan içinde ekmekle dönüyordu. Yiyecek “raşın”a bağlanmıştı. Bir süre sonra oradan ayrıldık, bu kez Şerif Teyze’nin Köşklüçiftlik’teki evine gittik, oradan da ayrılıp, bana “Mikmik Sultan” masalları anlatan Kamuran Abla’nın evine gittik. Kamuran ablanın ikiz kızları vardı, adlarını annem koymuştu: Seyhan ve Ceyhan. İkiz nehirler gibi yaşama akıp gitsinler diye...Hangisinin Seyhan, hangisinin Ceyhan olduğunu tahmin etmeye çalışıp savaşın bitmesini, kedime, bebeklerime, üç tekerlekli kırmızı bisikletime, bahçedeki havuzuma, süzgeçle sulamayı alıştığım kırmızı zambaklarıma dönmeyi bekliyordum. Çağlayan sınırdı, evimize dönemiyorduk, babamsa rehberlik için gittiği Yunanistan’da kısılmıştı, ondan haber alamıyorduk.
Sonuçta haftalar sonra evimize ve sokağımıza döndük, kedi bizi bekliyordu. Bebeklerime, oyuncaklarıma, bisikletime kavuşmuştum. Yaşam yavaş yavaş normale dönmeye başladı ama asla tümüyle normalleşmedi. Artık sokakta birayak oynamak istemiyordum. Sınırın ötesindeki evlerin damlarındaki kırmızı kiremitleri görüyor, sokağın öbür tarafında kimlerin yaşadığını, nasıl insanlar olduklarını merak ediyordum.
Yıllar geçti...Variller ve kum torbaları kireçleşti, taşlaştı, sınır her geçen yıl biraz daha toprak yığılarak, tel çekilerek yükseltildi ve bugün artık sonsuza dek orada olacakmış gibi duruyor.
Hergün bu sınırla birlikte yaşıyorum, barikata bakıyorum – asla ona alışamadım.
Birbirimizi düşmanca süzüyoruz, ona asla alışamayacağımı biliyorum çünkü bu sınır yaşamımdan çok şey alıp götürdü.
Bu sokaktaki barikat çocukluğumdaki masumiyeti parçaladı, hayatın bebekler, oyuncaklar, kırmızı zambaklar ve Uğur adlı bir kediden ibaret olmadığını, büyüklerin silahlarla savaşıp birbirlerini öldürebileceğini, bu savaşa karşı olanları cezalandırabileceğini, babam gibi yeraltı teşkilatına girmeyi reddedenleri hapse atabileceğini, işsiz bırakabileceğini, yoksullaştırabileceğini öğretti.
Bu sokağın sonuna konan barikatla birlikte bütün yaşamım değişti, hiçbirşey asla eskisi gibi masum ve kaygısız bir çocuk oyunu olmadı...