Yeraltı Notları, 11 Mart 2001
Sevgül Uludağ

Bir barış aktivistinin yetiştirdiği evlat: Yorgo Papandreu

Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu, alışılmış, geleneksel politikacılardan oldukça farklı bir görünüm ve politika sergiliyor.

Geleneksel milliyetçi söylemlerden uzak, cepheleşmeden uzak bir portre çiziyor.

Annesi Margarita’yla tanışınca, Yorgo Papandreu’yu daha iyi anlama olanağına kavuştum. Margarita Papandreu Amerikalı ama kökleri İsviçre’ye uzanıyor. Gazetecilik yaparken Andreas Papandreu’yla tanışıp evleniyor. Margarita geleneksel bir “first lady” olmadı hiçbir zaman. Çünkü uluslararası feminist harekette önemli bir yere sahipti. O nerede bir savaş karşıtı eylem varsa, oradaydı. Feminist olması da, Yunan halkının onu sevmesini engelleyemedi.

Lokal düzeyden global düzeye uluslararası politikayla yakından ilgilenen Margarita Papandreu, Kosova ve Yugoslavya’nın bombalanması esnasında dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’un eşi Hillary Clinton’la Atina’da buluştuğunda, ona “Senin bu bombalama olaylarına karşı çıkmanı beklerdik...” diyordu.

Margarita Papandreu, Türkiye ve Yunanistan’dan kadınları aynı çatı altında buluşturan WINPEACE’i kurmuş ve iki ülke kadınları arasında bir barış kültürünün yerleştirilmesine çalışıyor. WINPEACE bir yandan Türkiye ve Yunanistan’dan gençleri kamplarda buluşturuyor, öbür yandan ortak projeler üzerinde çalışıyor. Nisan ayında WINPEACE, İstanbul’da uluslararası politika ve kadınlar konulu bir konferans düzenliyor.

Margarita Papandreu’nun nasıl bir insan olduğunu daha iyi anlatabilmek için sizlere, Rodos’ta Akdeniz Kadınları’nın Barış Kültürü’yle ilgili 1. Uluslararası Forumu’nda yaptığı konuşmadan bazı bölümleri aktarmak istiyorum. Bu konuşma, salonda fırtınalar koparmıştı. Margarita özetle şöyle diyordu:

“Militarizm, silah ticareti ve savaş ekonomisi her yıl global ekonomiden 780 milyar doları silip süpürüyor. Silahlar bir güvenlik kaynağı olamaz. Dünyada ne kadar çok silah olursa, savaş çıkma olasılığı da o kadar yükselir. Ve ne kadar çok silah yığınağı yapılırsa, biz kadınların da eşitliğe ulaşma olasılığı o denli düşük olur. Çünkü militarizm ve cinsiyetçilik yakından ilişkilidir...Savaş, erkek egemen toplumda bir şiddet aracıdır. Oğlan çocuklara küçük yaşlardan doğrudan ve dolaylı yöntemlerle ülkeleri için savaşmanın yurtsever ve gözkamaştırıcı bir görev olduğu öğretiliyor. Küçük kız çocukları ise erkeklere ponpon kızlık yapmaları, evleriyle ilgilenip yuvalarını sıcak tutmaları gerektiğini öğenirler.

Böylesi bir toplumda kadınlar olarak rollerimiz ikincildir ve ne yazık ki halkın bilinçaltına kazınmıştır. Globalizasyon – yani ekonomik globalizasyon – böylesi bir dünyayı öngörür. Globalizasyonun en yalın tanımı, sermayenin serbest dolaşımı ve tüm ülkelerin kaynak ve emek gücünü özgürce sömürmesi için tüm sınırların kaldırılmasıdır. Sistemin özü karın en üst düzeye çıkarılmasıdır.

Globalizasyonun hızlı gelişimiyle birlikte toleranssızlığın artışı arasındaki bağa ilişkin yeterli kanıt vardır. Sahip olanlarla olmayanların çıkar çatışmalarının ortaya çıktığı göçlü çatışma merkezleri oluşuyor. Ekonomik koşulların, bir savaş nedeni olabileceğini biliyoruz. Zengin ülkeler kendi refahlarını algıladıkları dış tehditlere karşı korumaya kararlıdır. BM İnsan Hakları Komiseri Mary Robinson, bunu “kale mentalitesi” olarak niteliyor.

Bildiğimiz dünyanın küçülmeye devam edeceğidir. Dünya nüfusunun bir bölümünün aşırı zengin, başka bir bölümünün ise aşırı yoksul ve sefil olduğu bir küçülmedir bu.

Bugün bizi tehdit eden merkezileşmiş iktidar kamusal değil özeldir. Elit mali kurumlarla çokuluslu tekellerden sözediyorum, yani IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlaşmalardan.

Eğer mali karın serbest rekabet sisteminde motive edici bir güç olduğunu kabul edersek ve bunun açık bir toplumda yasal olduğunu söylersek “Evet ama genel sağlık ve toplum yararı pahasına değil, çocuklarımızın işgücünde sömürüsü pahasına değil, toplmlarımızda dışlanmış ve marjinalize edilmiş gruplar pahasına değil, büyük sermayenin doğal kaynakları sömürüsünün yolunu açmak amacıyla savaşa girişmek pahasına değil...” diyebiliriz.

Globalizasyon eğer bireysel mali kar yerine demokratikleşme, insan hakları, BM’nin şiddeti azaltacak uluslar ötesi bir kurum olarak desteklenmesi, yapıcı güçlerin ekonomik kararlar üzerinde denetim kazanmasının itici güç olduğu bir globalizasyon olsaydı, o zaman düşman olarak tanımlanamazdı.

Ancak globalizasyon arabasını yanlış at çekiyor. Öncelikle bu at dişi değildir. İkincisi erkek egemen kapitalist sistemin bir canavarıdır. Bizim ihtiyacımız para hakları globalizasyonu değil, insan hakları globalizasyonudur. İşte insanlığın önünde duran tam da budur – çaresizliğe ve umutsuzluğa kapılmaya karşı koymak, uzun vadeli bir vizyona sahip olmak ve reform alternatifleri için pratik yöntemler bulmak. Kadınlar da burada işin içine giriyor. Bunun anlamı da kaçıp saklanmak yerine bu dev gibi bir ahtapota benzeyen sisteme angaje olmak, insani olacak global bir köy yaratmaktır. Kadınlar böylesi bir dünyanın yaratılmasında nerede etkili olabilir? Savaş ve uluslararası ilişkilerin askerileştirilmesine karşı neler yapabilirler? Askeri ve ekonomik şiddete, toplumun dokusuna sinmiş şiddete karşı ne yapabilirler?

Şiddeti durdurmak için şiddet kullanmak gerektiğine inanmıyorum. Bir halkın insan haklarını korumak amacıyla başka bir halkın insan haklarını yoketmek gerektiğine inanmıyorum...

Yapabileceğimiz şudur. Nerede adaletsizlik, eşitsizlik ve şiddet varsa protesto için sesimizi yükseltebiliriz. Bizler eğitimcileriz, konuşması gereken etik gücüz ve konuşmamız gerekir. Silahlı bir çatışmaya yolaçacak durumlarda, tıpkı Kardak’ta yaptığımız gibi uyarıda bulunabiliriz. Bu küçücük adada egemenlik sürtüşmesi içinde savaş tohumları barındırıyordu. Bu kadar küçük bir olayın bir savaşa dönüşme tehlikesi, yüzyıllardır süren ve ulusların birbirine düşmanlık ve kuşkuyla bakmasından kaynaklanıyordu. Savaş karşıtı aktivistler olarak sesimizi yükseltmek görevimizdi. Ama biz bunun da ötesine geçtik. Her iki tarafta kadınlara ulaştık ve bir güven ve anlayış atmosferi geliştirmek, sözlerimizle eylemlerimizin birliği için pratik adımlar atmak çağrısında bulunduk.

WINPEACE’in eylem teorisi, bürokratik yetersizlikler, yanlış politikalar, siyasi yozlaşma ve korkunç paraların harcandığı öteki yöntemlerin ötesindedir. Bizim rolümüz, insanlara kendi tanımlayacakları ihtiyaç ve özlemlere uygun olarak birbilerine doğrudan yardım edebilecekleri yöntemleri yeniden ortaya çıkarmak, kendi önceliklerine ve kendi gündemlerine uygun olarak bunu yapmaktır. Bunun anlamı insanları kendi kendilerini eğitecekleri biçimde yeniden eğitmektir: eylemi ve karar mekanizmasını halkın ellerine vermektir. Her iki ülkeden genç kadınları çevre ve çatışmaların çözümü konularında eğitmek için ortak projeler geliştirdik; kadınların yazdığı kitapları birbirimizin diline çeviriyoruz, agro-turizm projeleri geliştiriyoruz. Birlikte çalışıp birlikte yaşıyoruz. Türkiye ve Yunanistan’ın durumunda, son yakınlaşma öncesnde yıllarca gelişmiş önyargılar ve yanlış anlamaların kırılmasını istiyoruz. Önceden belirlenmiş varsayımlara dayalı olarak insanları suçlamak ya da reddetmekten kendimizi alıkoyuyoruz. Aynı zamanda sahte bir uyumdan da kaçınıyoruz çünkü farklı bakış açılarıyla yaşamayı öğreniyoruz. En çok da savaş olasılığını ortadan kaldırmak istiyoruz. Bu da, insanlara yoğun bir güven, insanların yaratma ve yeniden yaratma, tam olarak insan olabilme kapasitelerine inanç geektirir...”

Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu, işte böylesi bir annenin yetiştirdiği bir evlat. Türk milliyetçilerin ondan ürkmesinin, iki toplumdan sendikacıların davet edildiği bugünkü konferansına katılmak için Kıbrıslı Türk sendikacılara “izin” vermeyi reddetmesinin nedeni açık değil mi?

Papandreu, uluslararası politikaya yeni bir üslup getirdi – Kıbrıslı Türklerle ilgili sayısız demeci oldu. Cepheleşme yerine anlayışı, geçmişe takılıp kalma yerine geleceğin öngörülerini öne çıkardı. PASOK içinde bütün yalnızlığına, Rum tarafındaki siyasi partilerin bir bölümünün onu hırpalamaya çalışmasına karşın, bu adada ve bölgemizde barışa inancını barışçıl bir politikacı olarak ortaya koydu.

Milliyetçilerin ondan ürkmesinden daha doğal ne olabilir?


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa