Yeraltı Notları, 19 Mart 2001
Sevgül Uludağ
Geçmişe bakıp geleceğe yürüdük...
Bir yıl süreyle üzerinde çalıştığımız, önce bir düş gibi başlayan tohumu şekillendirdiğimiz bir proje geçen haftasonu gerçekleşti. Arkadaşım Keti’yle birlikte Ankara’da, Londra’da, New York’ta, Rodos’ta sabahlara dek konuşmalarımızdan doğan bir projeydi bu...
İki barış gönüllüsü olarak geçmişe bakıyorduk, bugüne dek neler yapmıştık? Neleri başarmış, nerelerde sınıfta kalmıştık? Gruplarımızı nasıl oluşturmuştuk? Kriterlerimiz neydi? Kıbrıs’ta çatışmaların çözümü sürecini başlatan Amerikalıların bu işlerden çıkarı neydi? Grupları kendi amaçları doğrultusunda nasıl kullanmışlardı? Bütün bu süreçten bugün geride neler kalmıştı?
Yorgunduk, çünkü bu işlere yıllarımızı vermiş, toplantılar, atölyeler nedeniyle çocuklarımızı görememiş, sosyal ilişkilerimizi rafa kaldırmış, kendimize zaman ayıramamıştık. Riskler almıştık: Amerikan casusu olmakla, cebimize tek kuruş girmeyip tam tersine kendi kişisel bütçelerimizden aldığımız toplantılara yönelik ihtiyaçlarımız için harcadıklarımıza karşın, Amerikalıların parasını yemekle suçlanıyorduk. Gazetelerde hakkımızda çok çirkin yazılar çıkıyor, sürekli tehdit ediliyorduk. Söylemedikleri söz, yakıştırmadıkları sıfat kalmamıştı neredeyse...En başta Denktaş, ağzından köpükler saçarcasına saldırıyordu: bizleri hücreler kurmakla, toplumun içine sızmakla suçluyor, toplumdan dışlanmamızı, marjinalize edilmemizi sağlamaya, bu tür çalışmalara katılmak isteyenleri caydırmaya çalışıyordu...Ben bu tür baskılara alışkındım çünkü bütün yaşamım bana keşfettirilen yeni baskı türlerini keşfedip bunlara direncimi artırmakla geçmişti, oysa aramızda bu tür baskı ve tehditlere alışkın olmayanlar vardı, gruptan ayrılanlar oldu ama Keti gibiler direndi...
Ama elde kalan neydi? Dönüp geriye baktığımızda ne kadar yol katetmiştik? Bütün bu işleri başka türlü yapabilir miydik? İlle de “Kıbrıs sorunu” gündemiyle oluşturulmayacak, birbirini gerçekten tanıyıp sağlam bir temelde dostluklar geliştirecek gruplar kurabilir miydik? Bunlar kendiliğinden bir yere varabilir miydi? Varmaz mıydı?
Geceler boyu tartıştık, deneyimlerimizi paylaştık...1991’de başlayan “Conflict Resolution” sürecinin üzerinden neredeyse on yıl geçmişti. 15 Kıbrıslı Türk, 15 Kıbrıslı Rum, toplam 30 kişiyle giriştiğimiz barış çabamızı, 1997’de düzenli toplanan ancak dağınık dağınık grupçuklar şeklinde toplanan 3 bin kişiye yükseltmiş, 1997’de bu sayı hem Amerikalıların, hem de Türk tarafının “denetim elden kaçıyor” kaygısıyla yasaklanmasına neden olmuştu.
Bu süreçte Amerika, Türk tarafına çeşitli biçimlerde yardımcı olmuştu: grupların oluşumundan eşit sayıda katılıma dek...Gruplarımızın “kurumlaşması”na asla sıcak bakılmamış, Denktaş “tek çatı altında örgütlenmediğiniz sürece sorun yok” demiş, Amerikalılar da, örgütlenmek için talep ettiklerimizi yerine getirmeyerek, dağınık grupçukların birbirinin benzer gündemler ve benzer işlerle oyalanmasını teşvik etmiş, örgütlenmeye sıcak bakmamış, hatta “değerlendirme” için bizleri ziyaret edenler, söylediklerimizi raporlarına dahi almamıştı. Örgütlenirsek belki Amerikalılara ihtiyacımız kalmayacağı düşünülüyor, denetim elden bırakılmak istenmiyordu...
Buluşacak bir yer istemiştik, UNDP’nin tamir ettiği binalardan birer tanesini iki toplumlu barış gruplarına ayırmasını önermiş, bunun takipçisi olmaya çalışmıştık. Gruplarımızın ürettiği projelere fon aramış, bunun için sayısız yabancı yetkiliyle toplantılar yapmış, derdimizi anlatmaya çalışmıştık. Sonuçta bütün bu çabalar ardından UNOPS Kıbrıs’ta iki toplumlu grupların projelerini finanse edeceğini duyurmuş, yine gizli bir el buna engel olmuş, Amerikalılar esas finansör olduğu halde, Türk tarafının çıkardığı engelleri kabullenip ancak “masum” projelerin, toplumsal yaşamda önemli hiçbir değişiklik yapmayacak, politik olmayan projeleri finanse etmişti.
Fonumuz, örgütümüz, toplanacağımız bir yer yoktu. 1997’de iki toplumlu grupların buluşması yasaklanınca, gruplardaki insanlar, belli bir örgütlenme olmadığı için kısa sürede dağılıp daha önce ne yapıyorlarsa, o işleri yapmaya dönmüşler, çağrılan toplantılara katılmamaya, ortalarda gözükmemeye başlamışlardı. Bu insanların motivasyonu iki toplumlu buluşmalardı, bu olmayınca “mono-communal” çalışmalara katılmak istemiyorlardı. Ortada bir örgüt olmadığına göre onları zorlayacak bir durum da yoktu. Belirlenmiş kurallar yoktu ki insanlar bu kurallara uysun.
Sonuçta, gruplar dağıldı, geride düşkırıklığı ve büyük bir boşluk kaldı. Başladığımız noktaya geri dönmüş gibi hissediyorduk kendimizi.
Çok fazla seçeneğimiz olduğunu da sanmayın çünkü iki toplumlu ilişkilerde her zaman zorluklar yaşadık – 1980’li yıllarda iki toplumlu temas bir tabuydu, 1990’lı yıllarda Kıbrıslı Türklerin yaptığı başvuruları Türk makamlar dikkate bile almıyordu. Araya Amerikan elçiliği girince geçiş izinleri sağlanıyordu, iki toplumun ilişkisini fasilite edecek, izinleri sağlayacak üçüncü bir tarafa ihtiyaç vardı. Bu üçüncü taraf olmaksızın buluşmak pek mümkün olmuyordu.
Keti’yle bunları konuşuyor, yaşadıklarımızı, düşkırıklıklarımızı, aptallıklarımızı analiz etmeye çalışıyorduk.
Bu on yıllık süreçten bir tek iki toplumlu örgütlenme dahi çıkmamış, bir yapı oluşturamamıştık.
O nedenle öncelikle işe böylesi bir yapıyı düşleyerek başladık.
(Sürecek)