Yeraltı Notları, 1 Mart 2001
Sevgül Uludağ

Temmuz sıkıntısı gelmeden...

Sevgili okurum

Kıbrıs’a bahar geliyor – her yanda badem ağaçları o incecik kokulu çiçeklerini açmış, lapsanalar boy atmış, altın sarısı çiçekleriyle boyunlarını yukarılara, daha yukarılara uzatıyorlar.

Çok geçmeden, Güney Afrika-Rusya arası durak noktası seçtikleri adamıza çatal kuyruklu kırlangıçlar gelecek, geçen yıl saçak altlarına binbir zahmet ama bir o kadar neşe ve coşkuyla çamur ve çöplerden inşa ettikleri yuvalarına geri dönecekler...Genç erkek kırlangıçlar önce uzun uzun ötüp bir dişinin dikkatini çekmeye, ardından yapacakları yuvanın yerini birlikte seçmeye, sonra yuvayı birlikte yapmaya girişecekler. Sevişecekler...Akşamüstleri yükseklerden alçaklara dalacaklar, sarhoş gibi uçacaklar...Minik böcekleri, ufacık sinekleri avlayacaklar...Dünya dönecek, kırlangıçlar ötecek, bahar herkesi büyüleyecek...

Az biraz sonra tombalak arılar, o çiçek senin, bu çiçek benim dolanmaya, papatyaların, zambakların, güllerin özsuyuyla sarhoş sarhoş uçmaya çıkacaklar...

Şimdi Karpaz’da lale ve tavşankulağı zamanıdır.

Ancak kış soğuğunda ortaya çıkıp ötüşüyle mahalleyi çıldırtan kara ciklamız bir başka kışa dek ortadan kaybolacak. Onun yerine her gece komşunun hurmalarına tüneyip öten, arada bir bahçemize uğrayıp kuşkulu gözlerle bizleri süzen baykuşlarımız gelecek.

Yılanlar kış uykusundan uyanıp bahçeden ya da sokaktan süzülüp geçecek – hamamböcüleri gece uçuşlarıyla hepimizi serseme çevirecek. Kanatlı karıncalar ancak birkaç günlüğüne çıkıp kaybolacak, ardından işçi karıncalar yoğun bir çalışma temposuna girecek...Karınca düğünlerine, bir ekmek kırıntısı, şeker kokusu, ya da bir damlacık bala nasıl hücum ettiklerine tanık olacağız.

Bahçede limon ağacının altında kuzu eti yemeyegörelim, hemen eşek arılarımız ortaya çıkacak – onlarla yaz savaşlarımız başlayacak, ama şimdi onlar uykuda. Doğanın uyanmasını bekliyorlar.

Bugünlerde doğa uyanacak...Tohum topraktan fışkıracak, erikler çiçekten meyveye dönüşecek, üzümler kızaracak, incirler o erotik kokularını bahçeye salacak...

İlkbahar aşk zamanıdır – banka krizleri, dövizdeki korkunç oynaşmalar, “likidite” sorunları, hayat pahalılığı, Denktaş ve Klerides’in cepheleşmesi, sınır gerginlikleri falan insanlara daha önemsizmiş gibi görünecek. Doğa tam bir renkler festivaline dönüşürken, milyonlarca yıldır olduğu gibi dişiler erkeklere, erkekler dişilere tutulacak. Havalar ısındıkça erotizm artacak. Korkunç Temmuz sıcaklarına dek doğadaki bu tatlı sersemlik herkesi sarhoş edecek...

Kıbrıs’ın mevsimlik halleri bunlar – korkunç Temmuz gelmeden o kısacık sürede doğanın tadını çıkaracağız, doğayla bütünleşeceğiz...Temmuz bastırdığında kendimizi Akdeniz’in tuzlu sularına atacağız, ancak o zaman bir adada yaşadığımızı iyice farkedeceğiz...

Kıbrıs’ta Temmuz’lar korkunçtur...Kıbrıs’ın bölünme planları Temmuz ayında uygulamaya sokuldu yıllar önce. Korkunç bir Temmuz ayında ada halkına karşı bir darbe örgütlendi, komünist avına çıkıldı, faşistler tepeden tırnağa silahlıydı, savaş bir kez daha adamızda bağdaş kurdu...Ardından bir çıkarma ve adamız artık asla iki yakası biraraya gelmeyecekmişçesine ikiye bölündü. Kimileri ilk, kimileri ikinci ya üçüncü kez göçmen oldu.

Maraş’a bir ilkbahar günü gitmiş, gördüklerime inanamamıştım. 1994 yılıydı...1974’ün üzerinden tam 20 yıl geçmişti, sanki Maraş’ta zaman donup kalmıştı...Sokaklarda ağaçlar büyümüş, evleri çiçekler sarıp sarmalamış, doğa kendi halinde, savaşa, gerginliğe, Kıbrıs’ta olup bitene aldırmaksızın işine devam etmişti. Boş evlerin saçaklarında kırlangıçlar neşeyle ötüyor, dalışa geçiyorlardı...Bir ev olduğu gibi ateşi pembe cemilelerle kaplanmıştı...

Bir mağazanın önünde sanki dün çakılmışçasına bir Coca Cola tabelası duruyordu... Bir dükkanda Temmuz 1974’ü gösteren solmuş bir takvim bulduk...Kimsenin girmediği sokaklara girip çıkıyorduk, Maraş’taki anılarımın hücumuna uğruyordum, başım dönüyordu, midem bulanıyordu...Annemin amcası Maraş’ta yaşayan tek tük Kıbrıslıtürk’ten biriydi...Yaz tatillerimde Ahmet Amca’nın evine giderdim...İyi bir ahtapot avcısıydı...Onunla uzun Maraş sahilinin altın kumlarında yürürdük, Constantia Otel’in orada üstümde menekşe bir bikiniyle güneşlenirdim...Amca’nın komşusu Fransız ailenin kızlarıyla, çat pat Fransızca konuşurdum...Maraş’ın kendine özgü bir kokusu vardı, kendine özgü zambaklarından belki de. Bu çiçek kokusuna denizin kokusu karışır, başım dönerdi...

Maraş’ta doğa işine bakıyordu oysa savaşın dehşeti olduğu gibi zaman içinde donup kalmıştı...Bu evlerde, bu apartmanlarda yaşayanlar can havliyle nasıl kaçmışlardı buralardan? Bir yerlerde efendiler oturup savaş kararı alıyordu, bir Rum çocuğu bu evde, yatağında mışıl mışıl uyuyordu, ta ki annesi onu uyandırıp kucaklayana, bilinmeyen bir geleceğe doğru sürükleyene kadar...Tıpkı bir gece, ben beş yaşındayken, annemin beni kucaklayıp Çocuk Bahçesi’nden kaçırdığı gibi...

Savaşın dehşetini atlatmak mümkün mü? Yaşadığımız travmalar, ruhumuzda ömürboyu sürecek izler bırakır, ruhumuzu sakatlar, bir daha asla eskisi gibi olmayız, olamayız...Savaş denen dehşetle başedebilmek için sürekli çaba harcamamız, sürekli gerginlik ortamında yaşamanın travmalarını atlatabilmek için hastalanmış ruhumuzu iyileştirmeye çalışmamız gerekir...

14 Temmuz sabahı 16 yaşındaydım, bir taksiyle Maraş’tan Lefkoşa’ya dönmüştüm...Gözlerimde yıldızlar vardı, saçlarım uzundu, henüz hayat beni yormamıştı, henüz ülkem bölünmemiş, henüz savaşın ve barışın ne anlama gelebileceğini kavrayamamıştım. Oysa hayat bazan hoyrat, bazan acımasızca öğretir bunları...

Korkunç Temmuz’lar bununla bitmedi...Kutlu Adalı’nın öldürülmesi, AVRUPA gazetesi yazarlarına karşı casusluk komplosu hep Temmuz ayında gerçekleşti...Sanki efendiler, bir yerlerde oturup bizlere Temmuz’un ne kadar korkunç olabileceğini anımsatmak, yaralarımızı deşmek, onları kanatmak, travmalarımızı depreştirmek istiyordu...

Şimdi Kıbrıs’a ilkbahar geliyor...Bunun tadını çıkar sevgili okurum, çünkü Kıbrıs’ta doğanın sarhoşluğu kısacık – tohumların çiçeğe, çiçeklerin meyveye, tutkuların aşka dönüştüğü bu erotik ayları tadına vararak yaşa...Ruhunu özgür bırak, ona vurulan düğümleri çözmeyi, zincirleri kırmayı dene...Çünkü biz Kıbrıslıların Temmuz sıkıntıları henüz bitmedi...

İlkbahar enerji toplayacağımız aylar olmalı – çünkü henüz verilecek savaşlarımız bitmedi...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa