Yeraltı Notları, 20 Mart 2001
Sevgül Uludağ

Geçmişe bakıp geleceğe yürüdük...(2)

Keti’yle çok farklı ortamlarda büyümüştük. Mutlu bir çocukluk geçirmiş, üniversiteyi Beyrut’ta okumuş, sonra evlenmişti. Eşinin ailesinin neredeyse tümü kayıptı. 1974’ün 20 Temmuz’unda Türk askerlerinin çıkarma yaptıkları “Çıkarma Plajı” diye adlandırılan bölge olduğu gibi eşinin ailesine aitti. Görümcesi, kayınvalidesi ve kayınpederi kayıptı...Kayıplarla ilgili bir dizi röportajımda, henüz Keti’yle tanışmadan, kaynıyla tanışmıştım – bana inanılmaz belgesel filmler ve dökümanlar göstermişti. Bunlar o kadar inanılmazdı ki Türkiye’den bir dergi için yaptığım bu röportaj yayımlanamadı.

Böylesi bir aileden gelen Keti, çatışmaların çözümü sürecine yalnızca “teknik bilgi” almak üzere başlamış ancak kısa sürede kendini bambaşka bir hayatın ortasında buluvermişti. Kıbrıslı Türkler arasından sayısız arkadaş edinmiş, pek çok grup oluşturmuş, bu gruplar başka gruplar doğurmuştu. Bugün bunu itiraf eden pek az insan olsa dahi, iki toplumlu koroyu da Keti kurmuştu çünkü Keti şarkı söylerdi. Sesini duyanlar ağlardı...Klasik parçalardan tutun da Livaneli’ye, Türkçe ninnilere dek sesinin değdiği her nota canlanır, hayat kazanır, insanların yüreğine dokanırdı. Sesi bir ırmak gibi, bir sel gibi çağlar, bir otel lobisinde bizi kırmayıp şarkı söylediğinde, bütün otel müşterileri ağızları açık onu dinlemeye koyulurdu.

Toplantılara küçük kızı Maria’yı da getirirdi bazan çünkü onu bırakacak yer bulamazdı. Maria, neredeyse Ledra Palace’ta büyüdü...Biz tartışırken ya da bir atölye çalışmasının ortasındayken, ya resim çizer, ya oynar, ya da toplantı uzayınca, bir sandalyenin ya da halının üstüne kıvrılıp uyuyakalırdı...

Geleneksel resmi görüşün dışına çıkan, Kıbrıslı Türklerle birlikte şarkı söylerken fotoğrafları çekilen Keti kısa sürede sağın hedefi haline geldi. Solun da ondan pek hoşlandığı söylenemezdi. Kadınlar! Geleneksel erkek egemen toplumlarda kendi aklılarıyla iş yapmaya kalkışan kadınlar için hem sağda, hem solda, ister kuzeyde, ister güneyde yakıştırmalar her zaman hazırdır: böylesi bir kadın ya uyumsuz, ya doyumsuzdur. Ya delidir ya da ne yaptığını bilmez zaten...Barış gönüllüleri olarak bu yakıştırmalara hep maruz kaldık, hem sağdan, hem soldan. Çünkü erkek egemen toplum yapısı, solun ve kendine “ilerici” diyen erkeklerin kanına sinmişti neredeyse. Keti de bu yakıştırmalardan ve tehditlerden payına düşeni aldı.

Ama belki de Keti’nin büyük bir değişim geçirmesine neden, bütün bu fırtınalı grup çalışmalarının ortacık yerinde, günün birinde doktorunun ona “Eğer herşeyi bırakıp gitmezsen, herşeyden uzaklaşmazsan, o zaman kalp krizi geçirme riskin %99” demesi oldu. Herşeyi bırakmak zorundaydı: bir bursla bir yıllığına Londra’ya giderek kendini dinledi. Masterini yaptı. Masterini yaparken Kıbrıs sorununu daha derinden araştırmaya, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların ilişkisini incelemeye adadı zamanını. Uzun uzun yürüdü çünkü otobüse ya da metroya binecek parası yoktu. Fazla kilolarını yürüyerek verdi. Zor koşullarda bir yıl geçirdi. Kıbrıslı Türklerin son kırk yıldır dünyadan izole edilmiş biçimde yaşadığını, bunun insanlık dışı bir durum olduğunu bu dönem keşfetti. Masteri için izin alıp Kuzey’e geldi, on gün boyunca dizi röportajlar yaptı, insanların geçmişte neler yaşadığını kendi ağızlarından dinledi. Masterini onur listesine girerek aldı...

Keti’yle fırtınalı bir arkadaşlığımız oldu – önce birbirimizden pek hoşlanmadık, çok tartıştık, çok kavga ettik, ta ki birbirimizi anlayıncaya kadar. Bunun için yıllar geçmesi gerekti...Ankara’da, New York’ta, Rodos’ta, Londra’da, çeşitli konferanslar vesilesiyle biraraya gelmek ve konuşmak, birbirimizi tanımak için fırsatlar yaratmaya çalıştık. Çekişmelerimiz, tartışmalarımız bitmedi ama sabahlara kadar tartışa tartışa nihayet bugüne dek neler yaşadığımızı, düşkırıklıklarımızı, umutlarımızı ve bundan sonra neler yapmak istediğimizi konuşabildik.

Onun enerjisi benim enerjimden çok farklıydı. Ben saatler boyu yorulmadan çalışabilir, pek az uykuyla idare edebilirim. Oysa Keti sersemletici bir enerjiyle patlar, ardından halsiz düşerdi. Kafasına birşeyi koymaya görsün, asla peşini bırakmaz, gerçekleşinceye dek elinde olan her yöntemi denerdi. Israrcıydı. İstanbul’a mı gitmek istiyor? Sonuçta bir yolunu bulup, bu imkansız gibi görünen düşünü başarırdı. Projeden projeye atlar, her yana birden koşmak isterdi. Kafasında binbir çeşit proje kurardı – ona tüm bunları gerçekleştirmenin mümkün olmadığını, bazılarını seçmesi gerektiğini söylerdim ama Keti bu! Atina’da artık gözleri görmeyen bir ressam arkadaşına, benim çocukluğumda hep düşünü kurduğum ama yoksulluk nedeniyle asla sahip olamadığım bale ayakkabılarının resmini çizdirmek isterdi bir an, bir an sonra bakardınız ki bir film projesi oluşturuyor, oturup senaryosunu yazıyor, müziğini düşünüyor.

Sonuçta birbirimizi anlamayı, farklı yönlerimizin, farklı kimliklerimizin dostluğumuza engel olmayacağını anlamayı başardık.

İnsan yüreğinin haritasını çizseydik, dağları ve ovaları, denizleri ve ırmakları koysaydık, düşkırıklıklarını ve umutları yerleştirseydik, belki bu bizim dostluğumuzun özeti olurdu çünkü bu düşkırıklıkları ve umutlar bizi biraraya getirdi.

Bir arkadaşımız bütün bu çabalarımızı “bireysel” olarak görerek, esas olanın bu olmadığını, önemli olanın örgütsel çaba olduğunu deklare etti. Elbette! Ancak insanlar olmadan örgütler varolamaz ve bu örgütlerin düşlerini kurup gerçekleştirecek olanlar da insanlardır. İnsani ilişkiler, dostluklar kurulmadan, insana insan olarak değer verilmeden örgütsel mücadele yapılabileceği nerede görülmüş?

Çatışmaların çözümü sürecinde yaşadıklarımıza daha yakından baktıkça iki toplumlu yapıların yokluğunu daha derinden hissediyorduk. Bunca yıldır biraraya gelenler neden böyle bir yapı oluşturamamıştı? Böyle bir yapı oluşturmak için neler yapmalıydık?

İki toplumdan kadınların biraraya geleceği, hem kuzeyde, hem güneyde tescil edeceğimiz bir örgütlenmenin düşünü kurmaya başladık...

Geçen haftasonu Intercollege ve Uluslararası Kıbrıs üniversitesi’nde yapılan “Bölünmüş Toplumlarda İletişim: Kadınlar Ne Yapabilir?” semineri, bizim birlikte çalıştığımız, yasaklamalar, sınırlamalar ve saldırılara birlikte öfkelenip üzüldüğümüz ilk gerçek projemiz oldu.

Bu seminerde İrlanda’dan, Kuzey İrlanda’dan, Filistin’den, İsrail’den, Bosna-Hersek’ten, Kıbrıs’ın kuzeyi ve güneyinden, Hollanda ve İngiltere’den kadınları biraraya getirmeyi başardık. British Council ve İngiliz Yüksek Komiserliği’nin desteğiyle, geçmişe bakarak geleceğe yürümek için geliştirdiğimiz projenin ilk adımını atmış olduk.

İki günlük tartışmalardan kadınların üzerinde anlaşmaya vardığı birkaç önemli proje ortaya çıktı: kendi ülkemizde buluşmamıza getirilen yasaklar ve engellere karşı uluslararası bir kampanya. Kuzey’de ve Güney’de birbirinin aynası olacak, hem kendi toplumu içinde, hem de birlikte çalışacak, bir şemsiye yapı aracılığıyla birbirine bağlanacak sivil bir örgütlenmenin oluşturulması...

Şimdi Keti’yle çok işimiz var...Çünkü geleceğe birlikte yürümek istiyoruz, yanımıza toplumlarımızdan kadınlarımızı da katarak...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa