Yeraltı Notları, 21 Mart 2001
Sevgül Uludağ
Maria piyano çalıyor...
Bu akşam Keti’yi aradığımda, telefonun ucundan piyano sesi geliyordu. Keti’nin kızı 8 yaşındaki Maria piyano çalıyordu.
Telefonda onu dinledim...
Keti “Duyuyor musun?” diyordu...
Duyuyordum...
Orada Maria’nın yanında oturup onu dinlemek isterdim. Keti’nin 14 yaşındaki kızı Xenia’ya öyküler anlatmak, onu güldürmek, ona Singapur’dan, New York’tan, Pekin’den ve böylesi diğer garip yerlerden anılarımı anlatmak, basketbolda nasıl gittiğini sormak, derslerinde takıldığı bir yerde ona yardım etmek isterdim.
Bütün bunlar imkansız...
Kıbrıs üniversitesi’nde ders veren arkadaşımız Maria, Kuzey’e geçtiğinde cüzdanını kaybetti. Döndükten sonra saat 11’de telefon açıp “Sevgül, ne yapacağım? Bütün belgelerim, kredi kartlarım, banka cüzdanlarım kayıp!” diyordu. Hemen harekete geçtik: Nerelere gitmiş, kimlerin arabasına binmiş, kimin evinde kahve içmiş, baklava almak için hangi tatlıcıya uğramıştı? Hepsini teker teker araştırıp ertesi gün öğleye kadar cüzdanını bulduk. Maria “Ah! Senin için bir parti vereceğim!” diye haykırıyordu telefonda. Arabasıyla Maria’yı gezdirmiş olan bir arkadaşımız, kadın grubumuza bir mesaj atıverdi:
“Ah Maria, iyi ki cüzdanın bulundu! Ben de aman Tanrım, ya Maria arabadan inince cüzdanını düşürdüyse ve benim köpeğim onu ağzına alıp oynamak istediyse, oynayıp oynayıp sonra canı sıkılınca ya sokağın ortasında bırakıp eve döndüyse, ya cüzdanı birileri bulup aldıysa diye kabuslar görüyordum!” diyordu...
Cüzdanı bir başka arkadaşımızın arabasında bulunmuştu...Ona cüzdanını ben götürüp vermek isterdim...”Bak Maria, araştırdık, karıştırdık ve bulduk. Al işte! Kredi kartlarını iptal etmen gerekmez! Yeni kimlik de çıkarman gerekmez!” demek isterdim...
Ama bu imkansız, biliyorum...
Sevgili arkadaşlarım Aliki ve Atalanti, gezmeyi seviyor. Atalanti kızını henüz 23 yaşında lösemiden yitirmiş. Aliki’nin çocuğu yok...Bu iki kafadar o ülke senin, bu ülke benim, fırsat buldukça geziyor. Bir keresinde Aliki’nin evinde onun fotoğraf albümlerine bakınca, dünyayı dolaşmış kadar olmuştum...Onu uzun süredir göremedim. Evine gidip bir kahve içmek, sohbet etmek, ona yaptıklarımı anlatmak, onu dinlemek isterdim. Bana gezdiği ülkeleri, yaşadığı komik olayları, tanıdığı insanları anlatırdı. Ona pergamut macunu götürürdüm çünkü Aliki pergamuta bayılır. Oysa bu imkansız biliyorum...
Kendi yurdumda, sınırları aşamıyorum. Taa Ankara’lara uzanan bir emir komuta zinciri, sınırdan geçişimi önlüyor, zorlaştırıyor, çoğu zaman imkansız kılıyor.
Geçen haftasonu İngiliz Yüksek Komiseri Edward Clay, bölünmüş adamızın iki tarafında insanların geçiş yasaklarını uygulayan Kuzey’deki rejimi “Şap hastalığından beter mikroplar”a benzetti. Clay, British Council’ın haftasonu Kuzey ve Güney Kıbrıs’ta düzenlediği “Bölünmüş toplumlarda iletişim: Kadınlar neler yapabilir?” başlıklı iki günlük uluslararası seminerin açılış konuşmalarını yaparken, Kuzey Kıbrıs’taki rejimi, “düşünce özgürlüğünden korkan, insanların düşünce özgürlüğü mikrobuna kapılmaması için kendi insanlarına hayvan gibi davranan, bir zamanların ırkçı Güney Afrika rejimi”ne benzetti. Clay daha da ileri giderek iki toplumun temasını yasaklamaya çalışan bu rejimin, bir zamanların kitap yakan diktatörleri gibi, tarihte ancak birer dipnot olarak yer alabileceğini duyurdu.
Ben belki de son on yıldır böylesi bir konuşma duymamıştım...Kendilerini “milliyetçi” olarak tanımlayan, sürekli bayrağa, vatana, millete sarılıp gezmeyi, aslında inanmadıkları halde, sırf çıkarları yüzünden böyle görünmeyi tercih eden o saldırgan kesimimizin tepkisini merakla bekledim.
O da ne? Onlar, Clay’in hakarete varan ağır sözlerini uyuşuk uyuşuk izliyorlardı yalnızca...Birkaç cılız ses çıktı...Anlı şanlı Mücahitler Derneği, hani CTP’nin AKEL’i ziyareti öncesinde fırtınalar koparan o aşırı sağ çizgideki Mücahitler Derneği, Clay’i yalnızca “diplomasi kuralları içinde kalmaya” davet edebildi. Dışişleri Bakanlığı da, belli ki Ankara’nın suyu doğrultusunda ancak İngiliz Yüksek Komiserliği görevlilerinden Philip Barton’u çağırarak sözlü “protesto”sunu iletmekle yetindi...
Türkiye’ye bağımlılık, “milliyetçi”lerimizin Clay’e “tepki”lerini de sınırlamış oldu. Mangalda kül bırakmayan, yaşamı boyunca sürekli olarak “içimizdeki casuslar”dan söz eden, komplo teorileri ve hain edebiyatıyla statükosunu korumaya çalışan Denktaş dahi, Clay’in demeci konusunda “fazla konuşmak istemediğini” ilan etti!
Clay’in konuşması ardından bir gelişme daha yaşadık: CTP Gençlik Kolları ile EDON’un birlikte Ledra Palace’ta, halka açık olarak düzenleyeceği “Aynı gökyüzü altında – Umut Festivali”ne bunca zaman izin verilmekte ayak sürünürken, hakarete varan tanımlamalar “etkili” olmuş olacak ki, bugün sabah sabah “izin” verildi!
“Power politics” tabir edilen bu erkek egemen, iktidar politikalarını sevmiyorum...Güce, iktidara, tehditlere, şantajlara, komplolara dayalı bu poiitikalar midemi bulandırıyor. Kendini “milliyetçi” olarak tanımlayanların çıkara dayalı politikalarını da sevmiyorum.
Ben yalnızca çok temel, çok insani bir ihtiyacımı talep ediyorum: kendi adamda dolaşım özgürlüğümü.
Küçük Maria’nın piyano çalmasını dinlemek, Aliki’ye pergamut macunu götürmek, Baf’ta, Gavur Taşı’nın orada kendimi köpüklü dalgalara atmak, “Bu memleket benim!” diye haykırmak istiyorum.
Bunu engelleyenlere öfkemi dindirmek ne mümkün...