Yeraltı Notları, 22 Mart 2001
Sevgül Uludağ

Aidiyet duygusu yokedilen bir toplum...

Son onbeş yıldan bu yana müşterisi olduğum mağazanın sahibi, ona son gidişimde artık dükkanını kapatacağını, onbeş yıldır çalıştığını, artık elektrik, su, telefon, vergi, belediye vergisi, sterlin üzerinden dükkan kirasını karşılayamadığını anlatıyordu...Eşi de aynı şeyi yapmaya çalışıyordu – Lefkoşa surlariçinde kalmış gençliğe yönelik mağazasına artık müşteriler pek uğramıyordu...Karı-koca, İngiltere’den Kıbrıs’a gelerek onbeş yıl çalışmış ve sonuçta iflas etmişti. TL’nin devalüasyonuyla birlikte daha da yoksullaşmışlar, artık geleceği göremez olmuşlardı.

Onların zaten İngiliz pasaportu vardı, göç onlar için her zaman bir seçenekti...Hele de şimdi, 1974’ten sonra oluşturulan düzenin tümüyle kokuştuğu, çürüdüğü, çöktüğü, lime lime döküldüğü ve bu topraklarda yaşamak için çok sağlam bir neden ya da gitmek için yeterli olanak olmadığı bugünlerde, insanımızın bu topraklarda daha ne kadar direnebileceğini düşünüyorum.

Fotoğrafçıdan filmlerimi aramaya gidiyorum, 45 dakika ayaküstü sohbetine dalıyoruz. O da dertli: masraflara yetişemiyor, ne yapacağını düşünüyor...

Belça’da, Lemar’da, Metropol’de çalışan tezgahtar kızların pek çoğu ahbabımdır – onlar, aile içi şiddete uğrayan bir kadının neler yapabileceğini sorarlar, veya boşanma sürecindeki bir kadının yasal haklarını, bazan havadan sudan konuşuruz, kimi zaman yüzüklerini gösterirler, kimi zaman çocuklarından sözederler...Artık onların yüzü de asık...Yürekleri kararmış sanki...Bu marketlerden birinde toplu işten çıkarmalara gidildi...Sıranın ne zaman kendilerine geleceğini hesaplıyorlar.

Kasapta bir fırıncıyla konuşuyoruz: artık yanında işçi çalıştırmaktan vazgeçeceğini, mayaya zam geldiğini, masraflarının arttığını, eskiden olduğu gibi aile işletmesine dönüşüp eşiyle birlikte çalışacağını anlatıyor.

Kasap da dertli. Satışları iyi gitmiyormuş.

Yollar delik deşik...İkide bir asfalta yama yapıyorlar, bir yağmur yağıyor, sanki asfalta şeker karıştırılmış gibi asfalt eriyip dökülüyor, yollarda kocaman çukurlar açılıyor. Eğitim dökülüyor, hastanelerde doğru düzgün tuvaletler yok, röntgen, tomografi gibi cihazlar bozuk. Hastaya yakınları bakıyor, hastaneye yatanlar hastane yemeklerini yiyemiyor, dışarıdan yemek getirtiyor. Çarşaflar lekeli ve delik deşik. Mutfaklarda kediler fareleri yakalamaya çalışıyor...Hastaların yemediği yemekleri yiyorlar.

Geçen yıl annem kalp krizi geçirip yoğun bakımda yattığı günlerde, kedileri keşfetmiştim. Yoğun bakım dördüncü kattaydı, kediler hastanede dördüncü kata dek nasıl tırmanıyordu?

Bir gece ölümün ve acının bağdaş kurduğu hastane odasından dışarı çıkıp bir sigara yakmıştım. O zaman, kedilerin mutfakta, bangoların üstünde afiyetle yemek yediğini gördüm. Biraz daha inceleyince, aslında birilerinin kedilerin dördüncü kata tırmanmasını kolaylaştırmak için bir tür düzenek kurduğunu, ince tahtalardan onlara geçitler ayarladığını keşfettim. Yoğun bakım hekimi de sigara içmeye çıkmıştı. Ona kedileri gösterdim, o da bana, farelerle başedebilmek için ancak bu yöntemi bulduklarını anlattı...Sağlık sisteminin çöküntüsü, kedilerin yaladığı tabaklarda, gezindiği bangolarda, her kullanıldığı zaman koridorları suların bastığı tuvaletlerde gizli...

İşsizlik dizboyu...Geçen ay gazetemizin sayfacısını Avustralya’ya yolcu ettik, son yıllarda göçetmekten başka birşey düşünemiyordu, gidip gördü, aklı Kıbrıs’ta kaldı, dönüp geri geldi. Bu ay da baskıcımızı çoluk çocuğuyla Avustralya’ya yolcu ediyoruz. Konuştuğum gençler göç hayalleriyle yaşıyor...

İnsanımızın bu topraklara ait olma duygusu hızla yokediliyor, toplumumuzu hiç bu denli umutsuz ve mutsuz gördüğümü hatırlamıyorum.

Askeri güçle bir yarısından koparılıp ayrılan öteki yarının üstüne kurulan bütün yapılar çökmüş...“Milliyetçi-militarist“ proje, insanımızı bir fırtına gibi biçmiş – artık insanımızın buralara ait olma duygusunu mikroskopla aramak gerekiyor. Herkes gitmek, daha uzağa, çok uzağa alıp başını gitmek istiyor.

Bütün bunların ortasında bahar geliyor, pembe şeftali çiçekleri açıyor, kırlangıçlar deli deli ötüyor, bahçedeki mandarin çiçekleniyor, erik ağacının incecik kokulu beyaz çiçekleri bir esintiyle saçlarımın arasına dökülüyor...

Bu mutsuz ve huzursuz, insanca yaşama hayalleri ellerinden alınmış, kendi kendini yönetmesine, kendi yaşamlarıyla ilgili kararları kendilerinin vermesine, kendi temsilcilerini seçmesine izin verilmeyen, dünyadan soyutlanmış, yalnızlaştırılmış, Yeşil Hat’tın bu yakasındaki toplumum acı çekiyor, gitmek istiyor, gözlerini bu topraklara değil uzak diyarlara çevirmiş.

Belki aslında milliyetçi-militarist projenin esas amacı da bu zaten...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa