Yeraltı Notları, 23 Mart 2001
Sevgül Uludağ

üniformalı yaşam

Bu topraklar üniformalarla yaşamaya o denli alıştı ki, insanların beynine sızdı haki renk, düşüncelerine, davranışlarına kelepçe vurdu, farklı perspektifler olabileceğinin bile düşünü kuramaz oldu insanlar...Son elli yılda neler yaşadık? Neler gördük? 50’li yıllardan bu yana geçen süreçte, demokrasiden, sivil toplumdan, düşünce özgürlüğünden sözetmek hiç mümkün olabildi mi?

Haki renkten kastım, düşünceye konan sınırlar, farklı düşünenlere uygulanan şiddet türleri: işsiz bırakılırsınız, aç bırakılırsınız, tehditler alırsınız, işleriniz yolunda gitmez, “devlet” denen aygıt, bütün işini gücünü bırakıp bir birey olarak bizzat sizinle “uğraşır”. Pes ettirmeye, geriletmeye, her yöntemi deneyerek susturmaya, düşüncenize kelepçe vurmaya, düşüncelerinizi hapse atmaya, mezara gömmeye çalışır. İngiliz Yüksek Komiseri Edward Clay, bunu şap hastlığından beter bir hastalığa benzetiyor ve insanların düşünce özgürlüğünü yasaklamaya kalkışmanın, ancak diktatörlüklerde mümkün olduğunu söylüyor...

Önceleri farklı düşüncelere toleranssızlığı, toplumun “siyasi kamplara” ayrılması olarak yorumluyordum...Deneyimlerim arttıkça, insanların belli bir olay, belli bir durum karşısında tepkisini gördükçe bu fikrimi değiştirdim. İnsanların tepkileri salt UBP’li ya da CTP’li veya TKP’li olmalarından kaynaklanmıyordu: bu çok daha derine gidiyordu...

Dışa bağımlılık, baskı, korku ve militarizm, insanımızın düşünce özgürlüğünden ürkmesine neden oluyor. Tüm bunlara bir de son kırk yıldır dünyadan soyutlanmış, bir toprak parçasına resmen hapsedilmiş biçimde yaşamak zorunda bırakılmayı da eklemeliyiz. Ancak tüm bunların özü “emir-komuta zinciri” ya da keskin bir “hiyerarşi”nin damarlarımıza sindirilmiş olması, sürüden ayrılanları hep kurtların kapması, resmi görüşün dışında konuşup harekete geçenlerin hep bu topraklardan kovulması yani yaşam damarlarının kesilmesi olarak da ortaya koyabiliriz.

İnsanımız, genelde düşüncelerin açıkça ifade edilmesinden büyük rahatsızlık duyar. Düşüncesini söyleyen için değil, bunları duyduğu ve orada bulunduğu için yani kendisi için korkar, ürker, kabuğuna çekilir, büzülür...Son haftalarda bunu çok yoğun biçimde yaşadık. Kadın gruplarında farklı bir görüş ifade edenlere “Her düşündüğümüzü uluorta söylemeyelim” diye üstelik genç ve kendini “ilerici” olarak takdim eden kadınlardan “uyarılar” geldi. Kıbrıs sorunundan sözedilen bir ortamda “Bunu yabancılara nasıl söyleriz?” diyenler ve sorunu gizlemeye çalışanlar çıktı. Bir arkadaşım, geçen hafta katıldığı bir atölye çalışmasında, “En önemli ihtiyacınız nedir?” sorusuna “Barış” diye yanıt verdiğinde, “Ama bu sözcüğü kullanamayız ki! Yanlış anlaşılır! Ya Rumlarla barışmak istediğimizi düşünürlerse? Ya Türkiye’yi istemediğimizi düşünürlerse?” diye tepki geldiğini ve bu sözcüğün büyük sorun yarattığını anlatıyordu.

Düşünce özgürlüğünden vazgeçip kendi kişisel çıkarını korumak, kendini kurtarmak artık toplumumuzun her hücresine sindi.

Biz orta yaş grubundan daha ilerilerde dolanması gereken gençliğin de pek farklı olduğunu sanmayın: somut koşullarımız onların da düşüncesini, düşünce özgürlüğünü, yaklaşımlarını, davranışlarını sınırlıyor. Hamamböcüleri sayfasını gösterdiğim bir gencimiz, farklı sol siyasi eğilimlerden insanları birarada görme karşısında neredeyse “şok” geçirdi...Bu üniformalı yaşam damarlarımıza o denli sinmiş ki “farklı” olanların “birlikteliği”, insanlara “anormal” görünüyor.

Çok uzak değil, yalnızca dört yıl önce “faili meçhul” siyasi bir cinayete kurban giden Kutlu Adalı düşündüğünü, hissettiğini, tepkisini yazardı. Köpeği Halayık ya da Tintin’in tüylerini kesmek, onları yıkamak, bahçeyi sulamak için saatlerce uğraştığı gibi, saatlerce bir yazı üstünde çalışır, düşüncelere dalar, hatırladıklarını not eder, sokaktan geçen bir satıcıya seslenip onunla kahve içer, evi boyamaya gelen bir çırağın düşüncelerini öğrenmek isterdi...Anneme Tahtakale anılarını anlattırır, bilmediği sokakları, insanları sorar, eski Türkçe’den metinler çevirttirirdi. Araştırırdı, sorardı, soruştururdu. İnsancıldı...Yaşama dair, bu topraklarda “Kıbrıs sorunu” diye bir sorunun nasıl yaratıldığına dair, geçmişe dair bildikleri vardı. Düşündüklerini içinden geldiği gibi yazardı, onun düşünme cüreti göstermesine artık tolerans gösteremeyenlerin onu bir UZİ’yle bir geceyarısı, bir sokak ortasında susturmasına kadar...Bu cinayetin dehşeti, insanımızı daha da büyük dehşetlere sürükledi, basınımız suskunlaştı, insanımız daha da içine kapandı...

Bu topraklarda en büyük suç düşünmek ve düşündüğünü söylemek olsa gerek...Çünkü resmi görüşün dışında “farklı” düşünceye tolerans sıfır...İnsanlar söylediğinizin doğru olduğunu yüzde yüz doğrulasalar bile “Ama zamanı değildi”, “E o da çok ileri gittiydi”, “Her düşündüğünü söylemek mi gerekir?” gibi tepkilerle suskunluğu onaylıyor. Son kırk yılda yaratılan bu laboratuvarda, deney sonuçları bunu gösteriyor...

Bu, üniformalı bir yaşam: bir kışlada gibi davranmak durumundasınız. Şefler, yani bizi yönetenler ne diyor? Nasıl davranmamızı istiyor? Ona uymak durumundasınız. Çünkü uymayanların hali ortada...Onların hem medyada “Andıç”ları vardır, hem de ağır baskı ve tehdit altında yaşarlar, bu topraklarda rahat bir soluk almalarına asla izin verilmez. Her hareketleri yakın takip altındadır. Gerçi topraklarımızda bu yakın takip o denli farklı kanallardan takip edilir ki, tüm bu farklı kanallardan gelenleri biraraya getirip kendilerine göre “anlamlı” bir sonuca varmaları, topladıkları bilgiyi “anlamlı biçimde analiz etmeleri” çok zor gibi görünüyor. Ama zaten esas amaç da bu değildir – esas amaç, takip altında olunana bunu hissettirmektir. Casus filmlerine kesinlikle inanmayın derim, en azından Kıbrıs’ın kuzeyi için bu komplolar geçerli değildir çünkü resmi görüşün dışında konuşup öne çıkmış kişiler gizliden gizliye değil, açıkça izlenir ve izlendiklerini unutmaya kalkıştıklarında, bu onlara, çok kaba biçimlerde hatırlatılır! Kendilerine göre “fazla ileri gittiğinizde” de bir UZİ’yle bu işi “hallederler”.

Korku insanı felç eden, hareketini engelleyen, korkunç senaryolar kurmasına neden olan bir duygu...İnsanı paranoyaya iten bir duygu... Sizin çok korktuğunuz birşeyi, başka birisi yapmaya kalktığında bakmak istemez, gözlerinizi kapar ya da başınızı başka tarafa çevirir, nefesinizi tutar, korktuğunuz onun başına gelmediğinde rahat bir nefes alırsınız...

İnsanımız nefesini tuttu, henüz rahat bir nefes alamadı...Bu koşullarda, bu üniformalı yaşamı sorgulamadığı, ona isyan etmediği, zincirlerini kırmaya kalkışmadığı sürece de rahat nefes alması da pek mümkün görünmüyor...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa