Yeraltı Notları, 24 Mart 2001
Sevgül Uludağ
Bir sosyal antropoloğun görüşleri...
Bundan birkaç yıl önce iki toplumlu gruplarımıza ilk kez bir sosyal antropolog “eğitmen” olarak gelmişti.
Philip Schneider, altı al süreyle hiçbirşey yapmadı. Bu tam da bizim “aman ne pasif bir adam” gibisinden yorumlarımıza neden oluyordu ki aniden ortaya çıkıp “Ben sizin kültürünüzü analiz ettim!” diyordu.
Philip’e göre bütün Kıbrıslılar, ister Türk, ister Rum olsun, köylüydü. Araba sürseler, cep telefonu kullansalar, bilgisayarla yazışsalar da köylüydüler çünkü köylerle çok yakından bağlantıları vardı. Bir yakınları köydeydi, haftasonları köye gidiyorlardı ya da bir köyde tarlaları vardı ekip biçiyorlardı. Bunun gibi şeyler...
“Köylülük kötü birşey değil ancak sosyal anlamda köylülük ne demek?” diye soruyordu. “Köylülük, yeniliklere kapalı olmak demek, değişimi reddetmek demek...”
Philip’in sosyal bir antropolog olarak analizleri bununla kalmıyordu. Ona göre Kıbrıslılar’da ayrıca “Paşa Sendromu” ya da “Sömürge Sendromu” vardı. Paşa sendromu ne demekti? Ona göre binlerce yıl boyunca “sömürge” olarak yaşamktan kaynaklanıyordu bu. “Paşa”lara karşı tavrımızı analiz ediyordu ve diyordu ki: “Ya onlara karşı pasifsiniz, ya da yağ çekerek bir yerlere varmaya çalışırsınız. Bir de bütün sorunları ve çözümleri dışarılarda bir yerde görürsünüz. Olanlarla ilgili kendi sorumluluğunuzu üstlenmezsiniz...”
Philip’in analizinin bir de üçüncü ayağı vardı ki o daha da ilginçti: limited goods...Yani sınırlı kaynaklar ya da olanaklar...Ona göre, insanlarımız çevredeki olanakların sınırlı olduğu yanılgısına kapılıyor ve birileri parlamayagörsün, derhal başına vurarak aşağı çekiyor, onu yerine oturtuyordu. Bunun nedeni, kaynakların ve olanakların sınırlı olduğu yanılgısına kapılarak parlayan ya da öne çıkan kişinin kendi ellerinden birşeyler kaptığı sanmalarıydı...
Philip, tahmin edeceğiniz gibi afaroz edildi! Grupta pek çok kişi onu suçlayarak “Bizim neremiz köylü yahu?” dedi ve neredeyse dönemi sona ermeden apar topar Kıbrıs’tan ayrılmak durumunda kaldı. Doğruyu söyleyeni yalnızca dokuz köyden değil, öncelikle Kıbrıs’tan kovarlar. Bunu kanıtladı. Onun görüşlerini tartışıp doğru analizler yapıp yapmadığı, verilerini nelere dayandırdığı, bir sosyal antropolog olarak başka ne tür gözlemleri olduğu yönünde görüş alış verişinde bulunmamıza hiç olanak olmadı. O nedenle Philip’in sunduğu analizler birer “varsayım” olarak orada kaldı. Ancak bu varsayımlar her zaman benim kafamı kurcaladı. Çünkü söyledikleri akla yatkındı, bunlarla yaşamımız arasında bağlantılar kurabiliyordum.
Köy yaşamını severim ama köyde yaşamak istemem. Benim için sınırları dardır, ufacık bir alana hapsolurum. Arada bir sınır çizgisinin iyice belirgin olduğu Lefkoşa’dan kaçıp Çatoz’da Aktan abiyi görmeye gitmek isterim, ya da Kanlıköy tepelerinde kedikuyruğu toplamaya, eski toprak Aziz Bey’le içmeye, dertleşmeye, dünyanın nasıl bir hal olduğu konusunda birlikte hayretler içinde kalmaya...Ama köylerde yaşamak istemezdim. Bu beni sınırlardı..Çünkü ben siyasi nabzın attığı başkentte doğup büyüdüm, bu acayip kenti zaman zaman öfkeli gözlerle süzsem de, bilirim ki Kıbrıs’ta buradan başka bir yerde yaşayamam şimdilik...
Ama Philip’in söylediği “Değişime kapalı olmak” demek ne demek? Yani her tür yeniliğe direnmek, farklılıklara tolerans gösterememek, onları dışlamak demek belki de...Lefkoşa’da PEYAK yolu yapılırken, muhalefet dahil herkes isyan etmişti. Böyle rezalet olamazdı çünkü tek yönlü bir yola çevrilecek bu alanda trafik kazaları olacak, arabalar yarışacaktı. Bu dirence rağmen PEYAK yolu projesi gerçekleşti, kazalar diğer yollarda olan kazalardan fazla değildi. Bir zamanlar Kıbrıs’ta motosiklet ve mobilet sürenlere helmet takma zorunluluğu getiren bir yasa tasarısı getiriliyordu. Yine herkes isyanları oynuyordu. Böyle birşey olamazdı. Postacılarımız bana mobiletin üstünde helmet takmakla kendilerini çok ahmak hissedeceklerini, bu nedenle helmete karşı olduğunu söylüyordu. O dönemin muhalefeti CTP de onları destekliyordu. İnsanı korumaya yönelik bu yasaya tüm toplum kesimleri direnişe geçmişti. Sanırdınız ki elektrik kurumu özelleştirilecek ve toplumsal bir direniş örgütlendi. Bunu Philip’in söylediği anlamda “köylülük”ten başka neyle açıklayabiliz?
Paşa sendromumuz ise çok daha belirgin. Paşalarla ilgili tutumumuz yani...Kıbrıs’ın kuzeyinde paşalar rahattır, fazla bir direnişe maruz kalmazlar, direnenlerin zaten başlarını çeşitli yöntemlerle ezmeye çalışırlar, ezmeye çalıştıkları hamamböcüleri misali üreyip direnseler de, esas kitle onlara sorun çıkarmaz. Halk paşaların arkasından ince ince alay etse, onlara sövse de, örgütlü bir muhalefet ortaya koymakta sınıfta kalır genelde. Paşaları görmezden gelmek, onları hoş tutmak, ya da onları lanetlemek...Görmezden gelenler ya da onları hoş tutanlar ağırlıktadır genelde. Yine de paşalarla ilgili haleti ruhiyenin samimi olduğunu sanmıyorum, bu bir tür “zorunluluk”tan kaynaklanır, o nedenle benim için geçersizdir. Yine de paşalarımız gönlünü hoş tutsun, çünkü Kıbrıslılarımız sağolsunlar, beni sokmayan yılan bin yaşasın felsefesiyle, kendi işlerine bakmaya kalkışırlar, sonuçta yılanın dönüp kendilerini sokacağını, tekrar tekrar sokuldukları halde farkedemeyerek...
“Limited good” kavramı ise en anlamlı şeylerden biri. Çünkü Kıbrıs’ın kuzeyinde hiçbirşey üretmediğiniz, hiçbirşey söylemediğiniz sürece son derece rahat bir yaşam sürersiniz. Oysa herhangi bir alanda herhangi birşey üretmeye kalkışmayagörün, derhal tepenize binerler. Amacınız nedir? Önce kuşkuyla sonra öfkeyle karşılanırsınız. Başınıza vura vura sizi aşağı çekmeye kalkışırlar. Herkes gibi olmanız lazım, yani üretmeyin, oturun, ense yapın, geyik yapın, ne yaparsanız yapın, yeter ki “statükonuzu” bozmayın.
Bu nereden kaynaklanıyor? 40 yıldır üretimden koparılmış bir toplum, elbette üretenden, düşünenden, harekete geçenden rahatsız olacak. Sizin üretmeniz demek, başka birinin pozisyonunu tehlikeye atmanız ya da tehdit etmeniz anlamına gelebilir. Belki de siz artniyetle üretiyorsunuzdır, kim bilir, ne gibi gizli hedefleriniz vardır? Herkes sizden kuşkulanır, binbir çeşit dedikodu dolanmaya başlar. Kimse sizin ülkenizi sevdiğinizi, bunun için birşeyler yapmaya çalıştığınıza inanmaz. Mutlaka bir art niyetiniz vardır. Komplo teorilerinin bolca ortalıkta dolandığı bu ortamda, bundan daha doğal ne olabilir?
Kıbrıslı antropologların Philip’in teorilerini test etmesini, bunların doğruluğunu sınamasını isterdim...Kıbrıs’ta herşey el yordamıyla gidiyor, bilimi, bilimsel analizi o kadar özledik ki...