Yeraltı Notları, 25 Mart 2001
Sevgül Uludağ

Hegemonya!

Geçen yılın Ağustos ayında yaptığı bir röportajda, Zapatistaların lideri Marcos, şöyle diyordu:

“Bu yüzyılın sonu ve önümüzdeki yeni binyıl, ilerici hareketler ya da sol içinde, ister sağ, isterse sol hegemonya olsun fark etmez, hegemonyanın kendisini yok etmeyi hedefleyen bir harekete sahne olabilir. Sonuçta geleneksel solun ya da sağın da istediği hükmetmek: “Ben öncüyüm (sağ ya da sol), benle aynı olanların benim için bir anlam ve önemi var, benden farklı olanlarınsa yok. Onlar düşman, karşı devrimci, provokatör, emperyalizm ajanı...”Oysa içinde bulunduğumuz çağ, farklılıkların çağı olmalı ve bunun üzerine yalnızca ulusları değil, dünya gerçekliklerini de inşa edebilmeliyiz. Biz sesimizi işten buradan duyuracağız...”

Gerçekten de Kıbrıs’ta solda da, sağda da yaşananlar Marcos’un analizinin haklılığını doğrular nitelikte.

Bir partideyseniz tıpkısının aynısı insanlar gibi, kendi beyniniz yokmuş, düşünemezmişsiniz gibi hareket etmeniz istenir. Örgüt yönetimi en iyisini bilir, siz yalnızca alınan kararlara uymakla yükümlüsünüz. Bunları tartışmamanız, sorgulamamanız gerekir. Tartışmaya ya da sorgulamaya kalkışırsanız, yeterince iyi bir üye değilsiniz demektir. Önerileriniz de sağır kulaklara düşer. İsterseniz yeryüzünün en mühim önerilerini yapın, rasyonel olsun bunlar, farketmez. Siz üyeliğinizi bilmelisiniz, böyle şeylere aklınız ermemeli. Öyle çok ısrarcıysanız o zaman size sıfatlar yapıştırılır ve hakkınızda inanılmaz dedikodular çıkarılır: zaten bu üye biraz delidir, ciddiye almayın, veya provokatördür denilir. Çevrenize dedikodudan öyle bir ağ örerler ki, ruhunuz dahi sezmez, iş işten geçtikten sonra bunu farkedersiniz. Onlarla savaşamazsınız çünkü kullandıkları yöntemlerle başetmeniz mümkün değildir.

Farklı olanlara aynı örgüt, aynı parti, aynı kurum içinde tolerans yoktur. Farklı düşünen, farklı bir söz edenler “tehlike” olarak görülür. Onlar statükoyu sallayacak iğrenç fikirlerini ona buna bulaştırmadan, başlarına vurup aşağı çekmek gerekir. Nitekim öyle de yapılır.

Örgütlerimiz bugüne dek o denli yoğun biçimde insan harcadılar ki, isimleri altalta yazacak olsak, hayretler içinde kalırdık. Ne onlarca yıllık deneyim, ne gösterilen özveriler, hiçbirşey ama hiçbirşey önemli değildir. Çünkü esas olan statükoyu korumaktır. Hegemonya kurmaktır.

Bu tür örgütlenmeler, sürekli düşman arayışı içindedirler. Toplum içinde mümkünse, kendi çizgilerine yakın çizgide bir düşman yaratmaları ve üyeleri bu düşmana karşı sürekli uyarmaları gerekir. Böylece, üyeler düşmanla uğraşadursun, statüko korunur ve herkes işine devam eder.

Ama Kıbrıslılar ilginçtir. Sövmeyi severler de kavgayı sevmezler! Kapalı kapılar ardında sövüp saysalar da meydana çıkıp güreşmek için ortaya atılmazlar! Meydana atılıp güreşmeye kalkışanların başına gelenler bellidir çünkü – onlara iyi bir oyun çekilir ve oldukları yerden uzaklaştırılırlar. Ya örgütten atılırlar ya da kendileri çekip gitsin diye teşvik edilirler. Arada bir böylesi patırtı gürültüler de olmasa yaşamımız ne kadar kuru olurdu! Bir de tüm bunları görüp midesi bulanan ve kendiliğinden uzaklaşanlar vardır. Onları kimse arayıp sormaz. Arkalarından ağlayan da olmaz. Statüko korundu ya, hegemonya devam ediyor ya, esas olan budur.

Oysa tüm bu süreçler örgütlerde kan kaybına neden olur, militan kadrolar çeker gider, iş yapacak insan sayısı azalır, statükoculuğu görenler bir kenara çekilir, bir iş bilen, bir bildiği olan bunu söylemez, paylaşmaz olur. Örgütlerin başında hegemonya kuranlar, aslında yalnızca kendilerinin değil, o örgütün de mezarını kazmakta olduklarını nasıl olur da farketmezler, bunu anlamak benim için kolay değildir.


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa