Yeraltı Notları, 26 Mart 2001
Sevgül Uludağ
Vitrinde...
Yaşamımızı belirleyen nedir?
Hangi yollardan geçip buralara vardık?
Bir ölüm tehdidi, bir geceyarısı kuşunlanarak yere serilen bir ceset, gazetelerde hedef gösterilen bir insan, geceleri arabanızın, evinizin çevresinde dolanıp duran karanlık tipler, zorla alınıp götürülen ve dövülerek sokak ortasına savrulan insanlar...Kurşunlanan binalar, “elini ayağını kıracağız” diyen telefonlar...
Yaşamımızı belirleyen nedir?
Bunca yıldır Kıbrıs’ta ilerici hareket, etnik kökenine bakılmaksızın böylesi tehditlerle yaşamak zorunda bırakıldı.
Çoğu zaman kol kırıldı, yen içinde kaldı.
Bu yolu yürümeye girişmiş insanlar genelde yalnız yürüdü. Korkup sinenler, artık sesi çıkmayanlar oldu. Yoluna devam edenler oldu. Hep karanlık bir gölge onları izledi durdu...
Kimi zaman yalnızlık dayanılmaz bir hal aldı...
Çünkü insanımız böyle şeylerden ürker, korkar, siner. Yanınızda bir anda kimsecikleri bulamazsınız.
Evde İngiliz döneminden kalma müthiş servis tabakları var...Annemin anlattığına göre bu tabaklara büsbütün kuzular koyar, öyle servis yaparmış.
Ben o günleri yetişmedim, çünkü ben çatışma dönemlerinin çocuğuyum.
Ablam ve abim, ailemizin o güzel günlerini gördü – henüz Kıbrıs sorunu başlamamıştı...
Bu tabaklara badem ezmeleri, güllaçlar dizilir, fırına patatesler sürülür, rostolar tencerelerde kaynardı. Annem “Ağzı dili olsa bu mutfağın konuşsa, anlatsa...Kimler gelip geçti bu sofradan” der ve benim hiç görmeye fırsat bulamadığım o eski günleri anlatır.
Subaşlarında piknikler, kebap çevirmeler, yemeler içmeler...Evimiz herkese açıkmış: belediyedeki çöpçüler de yemiş bu sofrada çünkü babamın dostuymuş onlar, Dr. Küçük de, çünkü o da annemin doktoruymuş... Her sınıftan, her renkten, her meslekten insan... Beş kuruşu olsa sokakta gördüğü bir yoksula çıkarıp veren babam, insanlara karşı yüreği yufka annem...
Bütün bunlar bana bir romandan pasajlar gibi gelir çünkü ben büyürken insanlar bizden vebalı gibi korkardı. Kimsecikler evimize gelmezdi. Yalnız büyüdüm ben. Babam TMT’ye meydan okumuş, hapse atılmış, bulduğu her işten uzaklaştırılmıştı. Eski “dost”lar yoktu artık. O servis tabaklarında artık kuzular yoktu, babam yüreğinden hastaydı, haşlanmış sebzeler, ızgaralardı yemeğimiz. Sofra kuracak, birlikte yiyip içecek bütün insanlar nereye gitmişti?
Geceleri gizlice gelip babama “Kusura bakma Niyazi, tehdit edildik, çok isterdik gelelim ama biz da yanacayık” diyen arkadaşları olurmuş.
Bütün bunlar bu evde yaşanmış...Ben yalnızca babam öldükten sonra da, sürekli izlendiğimizi, annemin çalıştığı kütüphanede hep bir istihbarat görevlisinin aynı odada oturduğunu, benzin alacak paramız olmadığı için yaya evden işe gidip gelirken, bisikletli “ajan”ların bizi sürekli izlediğini görürdüm. İnsanlar bu yüzden bize yaklaşmaktan korkardı...
Büyüdüm ve aslında değişen çok fazla birşeyin olmadığını, herşeyin daha hoş bir vitrinden ibaret olduğunu, kendi yaşamımın da, babamınkinden çok fazla da farklı olmadığını anladım.
Yaşamımızı belirleyen nedir?
Tüm bu yaşananlar, onlarca insanın yaşadığı, acısını içine gömdüğü, yalnızlaştırıldığı, başını alıp gittiği ya da artık böyle şeylere bulaşmadığı bu toplumda, bütün bu yaşananlar, tarihimizin nasıl yazıldığını da göstermiyor mu?
Tarih sırtımda çok ağır bir yük, ondan kurtulabilmeyi isterdim, herşeyi baştan kaleme almayı, insanların bu kadar çok acıya katlanmak zorunda kalmayacağı bir ada yaratmayı isterdim...Çünkü bugün yaşadıklarımız bu kanlı tarihin bir devamı, kimi zaman tekrarı, kimi zaman tıpkısının aynısı...Tek değişen şey, daha süslü bir vitrin, camlar kırılmasın diye azıcık bir özen, o azıcık özen soluk alıp vermemize yarıyor ama o kadar, özgür olmamıza, kendimizi ifade etmemize, baskıları sırtımızdan atmamıza değil...
Yaşamımızı belirleyen nedir?
Siz söyleyin, nedir o?