Yeraltı Notları, 28 Mart 2001
Sevgül Uludağ
Benim kentlerim...Benim insanlarım...
Gençlerimiz Atina’daydı...IUSY’nin toplantısına katılan Murat ve Öncel adaya döndü...Atina’yı pek görememişler, çünkü bu tür konferanslarda her zaman olduğu gibi, kısacık bir zaman dilimine yoğun tartışmalar sıkıştırılır, sonuçta konferansın yapıldığı otelden ya da merkezden çıkıp kenti içinize çekemez, günlük yaşamın parçası olamazsınız.
O kentte olduğunuz halde kente uzaktan bakarsınız, belki azıcık özlemle. Tanımanıza, öğrenmenize, o kenti sevmenize fırsat kalmaz.
Bir yolcusunuz: oradan geçiyorsunuz...Budapeşte’de böyle olmuştum.
Can yoldaşım Zeki’yi büyüleyen Budapeşte’yi, “çatışmalar ve kadın örgütlenmeleri” konulu atölyelerin yapıldığı George Soros’a ait Orta Avrupa üniversite binasından çıkıp da doğru dürüst görememiştim. Bir gece Filistinli arkadaşım Yumna, Ermenistanlı Gülnara, Azerbaycanlı Leyla, İnguşetyalı Fatima, İrlandalı Orla, İsrailli Yaala’yla birlikte tek başımıza dolaşmaya çıkmış, başımıza gelmedik iş kalmamıştı.
Yanımızda kenti bilen, bize rehberlik edecek birileri yoktu. Gülnara, yeraltı trenine para ödemeden de binilebileceğini iddia ediyordu, biz garibanlarsa bundan ürküyorduk. Nitekim Gülnara, son istasyonda polise yakalandı ve korkunç bir ceza ödemek zorunda kaldı!
Yumna ise aklına Çin pazarını takmıştı...Trende giderken başka vagondan bir adama el ediyor, biz onun ne yapmaya çalıştığını kavrayamıyorduk.
Yumna’nın Filistinli olduğunu kestirmek için kahin olmak gerekmez: başıbağlıdır, uzun giysiler giyer, inanılmaz siyahlıkta gözleri vardır, sürmelenmek için aynanın önünde saatler harcar...
Bu görünümü nedeniyle yolda belde karşılaştığı Filistinliler’le ahbap olması çok kolaydı, derhal İngilizce’den Arapçaya dönüyor, kahkahaları bile sanki Arapça çıkıyordu!
Trende de işte böyle bir Filistinli genç bulmuş, bir sonraki istasyonda, Budapeşte’de polis okuluna giden bu genç vagon değiştirip Yumna’yla fısır fısır konuşmaya dalmış, bizse vagonda kahkahalarla gülüyorduk. Bu başıbağlı genç kadın ne yapmaya çalışıyordu? Meğer bu genç ona ucuz Çin pazarının yerini tarif ediyordu.
Nitekim ertesi gün Çin pazarına gittik de...Sanki Budapeşte’de değil de İstanbul’un ya da Pekin’in kenar mahallelerindeydik. Sağlı sollu çadırlarda işportada satılan akla gelebilecek herşey vardı.
Yumna Filistin’deki kalabalık aile bireylerinin her birine, onların çocuklarına, yeğenlerine falan tonlarca hediye almış, dönüşün bu kadar yükle otobüse binip yol almanın imkansızlığını kavrayarak bir taksiye atlayıp kent merkezinde bir lokantaya gitmiştik, ben Macar konyağımı yudumlarken (çünkü yorgunluktan ölüyordum, bu da Macar konyaklarını denemek için sağlam bir gerekçeydi), Yumna cappucino’yla yetiniyordu. Az sonra bütün grup bize katıldı – neşeli bir akşam yemeği yedik ama Budapeşte’de görüp göreceğimiz bu kadarcıktı...
Kentlerin bende bu tür anıları var. Bir kente gittiğimde oranın eski eserleri, müzeleri falan pek ilgimi çekmez. Önce mutlaka bir markete gidip o kent insanlarının yediği bir somun ekmek satın almak isterim, azıcık peynir, yörenin içkisi neyse onu...Kuyruğa girmeyi, sıramı beklemeyi, insanların neler aldığına bakmayı severim.
Böylece o kent kimliğimin parçası haline gelir.
Ona karışırım, elit tabakaların değil normal insanların, tercihan proletaryanın, öğrencilerin, gençlerin gittiği lokantalara, barlara takılmayı, onların nasıl yaşadığına bakmayı, bu yaşamın parçası olmayı yeğlerim.
Atina’yı da, İstanbul’u da severim. Bu kozmopolit başkentler, batıyla doğunun, her tür etnik ve sosyal gruptan insanın kaynaştığı, uykuyu tanımayan, bilmeyen kentler.
Geçen yıl ikinci kez Atina’ya gittiğimde tesadüf bu ya anarşist gençliğin bölgesinde kalmıştım. Taksiciler bu bölgeye gitmeyi sevmiyor, buradan başka yerlere gidecek vasıta bulamıyordum.
Atina başdöndürücüydü – pek çok yönden İstanbul’a benziyordu.
Her kentin bir kokusu var: Ankara küfle karışık halepfıstığı kokar benim için, Bakü petrole karışmış yeşildir, New York özgürlük kokar gerçekte öyle olmasa da...
Atina mazot kokusuna karışmış tarih kokardı...Metaksa kokardı...
Tek başıma üç gün kent sokaklarında dolanıp durdum, kayboldum, inanılmaz trafiğe hayretler içinde kalarak baktım, sonuçta bu kenti sevdiğime karar verdim.
Başımı her kaldırdığımda, karşımda, okuduklarımdan yaşamımda iz bırakan militan Aleksandr Panagulis’in cuntaya karşı eyleme giriştiği Akropolis vardı. Panagulis burada yaşamış, cunta onun için yerin altında betondan özel bir hücre inşa etmişti.
Bu topraklar faşizmi, anti-faşist mücadeleyi biliyordu. Çok ağır bedeller ödemişlerdi. Arkadaşım Amelia’nın evinde kalıyordum, ev tarih kokuyordu. Jaluzileri aralayıp aşağı bakıyordum, Amelia’nın yaşamını düşünüyordum. Küçücük bir kızken, Atina sokaklarında polislerle oynardı çünkü babasının mağazasını polisler beklerdi sürekli. 12 yaşındayken İsviçre’ye göçetmek zorunda kalmıştı, babasının peşindeydiler.
Asla hiçbir yere ait olmadı Amelia, her yer onun kenti oldu. Bu duyguyu bir akşam Lefkoşa’da, evde oturup şarap içerken anlattı bana: kendini ne Atinalı, ne İstanbullu, ne Zürihli hissediyordu. Ona ait bir toprak parçası yoktu. Dönebileceği bir evi, gidebileceği bir yurdu yoktu. Yeryüzü onun yurdu olmuştu çünkü faşizm, babasının dönüşünü yasaklamıştı, taa 80’li yıllara dek.
Amelia’yı, onun çocukluğunu, faşizmi, faşizmi yaratan koşulları, ona kimlerin nasıl destek olduğunu düşünüyordum. Balkonda çiçekler açıyordu, aşağıda bir yasemin vardı, tavernalarda Yunan müziğine Türk müziği karışıyor, deprem sonrası geliştirilmeye çalışılan dostluk dikkat çekiyordu.
Bir akşam Plaka bölgesinde biri İstanbul Rumu, biri Hollandalı, biri İsviçreli, biri Kıbrıslı dört gazeteci buluşup bölgemizdeki yaşamın karmaşasını konuştuk, kediler ayaklarıma sürünüyordu, bahçede oturuyorduk, yoğurtlu semizotu, fetta peynirli salata gibi bildik yemekler vardı masada, Metaksa kokusu yıldızların parıltısına karışıyor, yaseminler kokusunu Atina akşamlarına salıyordu...
Dünya dönüyordu, Atina’daydım, İstanbul’daydım, Londra’daydım, Lefkoşa’daydım, aynı anda yüreğim pek çok yerde çarpıyordu ama en çok Akdeniz’de çünkü denizin kokusuna dayanamam, bu koku olmazsa yaşayamam...
Kapetanios’un maceraları, iç savaştaki komünistlerin direnişi, bu dönem yaşanan aşklar ve ayrılıklar, işlenen korkunç siyasi cinayetler eşlik etti bana Atina’da.
Sonra Rodos’a gittim ve deniz kenarında Zorba’yı dinledim, Rodos’un mis kokulu otlarını, denize yakın duran dağlarını, sürekli gözümü yanıltan denizini içime çektim...
Bu denizin Ege olduğuna mantığım inanmayı reddediyor, onu hep Akdeniz olarak düşlüyordu.
Buradan denizatları aldım, onlar hangi denizdendi? Avcı Diana ya da Artemis’in ok atan heykelini aldım – yaşam bir av gibiydi, hangi konumda olduğunuza bağlı olarak...Kendimi bir sürek avında gibi hissediyordum...
Keti’yle sabahlara dek konuşuyor, Ege’nin eşiğinde Türk kadınların Yunanlıları, Yunan kadınların Türk kadınları çekiştirmesine altın altın gülüyor, kendi işimize bakmaya çalışıyorduk. Türk-Yunan dostluğu henüz “entel” çevrelere dokanmamış, onlar birbirlerine “üstünlüklerini” kanıtlamaya çalışıyordu, bizse bir kenarda durup bu inanılmaz çekişmeyi, bu didişmenin biz Kıbrıslıların yaşamından ne çok şey çalıp gittiğini düşünerek izliyorduk...
Bir gün alıp başımızı gittik: turistleşmiş kent merkezinde dolanıp durduk. Küçük Maria için üzerinde kokarca olan bir minik çanta, oğlum için bir Hard Rock Cafe T-shirt’ü aldık, kocaman bir çınar bulup altına oturduk. Kalamar ve Metaxa ısmarladık, garsonlarla sohbet ettik. Rodos, Atina, New York, Londra farketmezdi: aramızda dikenli teller yokmuş gibi davranıyor, kavgalarımızı, anlaşmazlıklarımızı, gerginliklerimizi ve dostluğumuzu paylaşıyorduk. Rodos yalnızca bir mekandı, biz hala ülkemizdeydik...Tarihin yükü omuzlarımıza bindirilmişti, tarihle uzlaşmaya çalışıyorduk, yöntem arıyorduk, Rodos’un başdöndürücü havası eşlik ediyordu bize.
Yeryüzünün bütün kentleri benimdir: onları koklamayı, kenar mahallelerinde dolanmayı, marketlerinde alışveriş etmeyi, günlük yaşama karışmayı severim...
Ve şimdi dünyanın bütün kentleri içimde kocaman bir özlem – bu ada parçasında yeryüzü düşleri görüyorum, kentlerden anılarım birbirine karışıyor, insan sesleri, insan yüzleri, yoksulluk, acı, sevinç, hüzün, dünya halleri yani...