Yeraltı Notları, 29 Mart 2001
Sevgül Uludağ
“Ekip” çalışması
Güliver’in maceraları beni büyülerdi. Özellikle minicik insanlar ülkesinde onu incecik ipliklerle toprağa bağladıklarında, bu kadar küçük insancıkların o dev gibi adamı etkisiz hale getirebilmesine şaşardım.
Güliver’i tuşa getiren şey, o minicik insanların “ekip çalışması”ydı. Bir amaçları, ortak bir vizyonları vardı: o dev adamı etkisiz kılmak. Ve bunu başarıyorlardı...
Atölye çalışmalarımızda “team building” ya da “ekip çalışması” konusunu çok işledik. Tek başımıza birşey başaramayız oysa birbirini anlayan, birbiriyle çalışabilecek iyi bir ekip olduğunda taşlar yerinden oynatılabiliyor azıcık. Ekibin onlarca kişiden oluşması da gerekmez. 3-5 kişilik bir ekip amaç birliği, ortak bir vizyonu varsa aklına koyduğunu gerçekleştirebilir.
İsveç’te WILPF’in (Women’s International League for Peace and Freedom) bir bölge şubesi 5-6 kadından oluşuyordu – onlar bölgelerinde o kadar aktiftiler ki merkezdeki gelenekselci ekip onlardan rahatsızlık duyuyordu. 90’lı yıllarda yaşanan bu deneyim bir tez konusu da oldu. İsveçli arkadaşım Ann-Sofi, bana bu tezin copy-printer’da kitaplaştırılmış halini getirdi.
Bu bölge şubesi neden bu kadar başarılıydı? Dev bir ekip değillerdi, sınırsız olanakları yoktu. Başarılarının sırrı neydi?
Öncelikle ortak bir vizyonları vardı, hedefleri ortaktı. Ama benim en çok ilgimi çeken, bu ekiptekilerin “duygusal yatırım”dan sözetmeleriydi. Başarılarının nedenini bu üç faktöre bağlıyorlardı.
Birbirlerine “duygusal yatırım” yaptıklarından sözediyorlardı. Yani ekiptekiler insan olarak birbirleriyle gerçekten ilgiliydiler. Çocuklarının sorunlarını ya da işte yaşadıklarını veya alışverişte canlarını sıkan bir olayı paylaşıyorlardı. Bir yerde örgütsel çalışmaları bu dayanışmayla, bu insani ilişkilerle besleniyordu.
Daniel Coleman, “Duygusal Zeka neden IQ’dan daha önemlidir?” başlıklı kitabında (Varlık Yayınları – 1999 – İstanbul) grup IQ’sundan sözeder. Coleman’a göre “Grup zekasının en önemli unsuru, akademik anlamda ortalama IQ değil, duygusal zeka bağlamında zeka ölçüsüdür...Yüksek grup IQ’sunun anahtarı ise sosyal uyumdur...”
Coleman Yale’li psikolog Robert Sternberg’in ortaya attığı “grup zekası” üzerinde dururken, kişilerin gruba getirdiği yeteneklerin paylaşılmasına grup imkan tanımıyorsa, o grubun aptalca davranabileceğini yazıyor.
Coleman’a göre bir grubun ürününü mükemmelleştiren en önemli etken üyelerin tüm yeteneklerinden yararlanılmasını sağlayan bir iç uyumun ne kadar yaratılabildiğidir. İçinde sürtüşme olan gruplar, büyük yeteneklere sahip üyelerinden çok daha az yararlanabiliyor. Korku veya öfke, kıskançlık veya çekemezlik nedeniyle insanlar yeteneklerini ve performanslarını sergileyemezler...Tüm bunlar tanıdık gelmiyor mu size, özellikle Kıbrıs’ı düşündüğünüzde?
İnsanların bir örgütte veya işte yaptığı pek çok şey, ekip arkadaşlarının oluşturduğu esnek ilişki ağını kullanabilmesine bağlı. Coleman’a göre farklı görevler, ağın farklı üyelerinden yararlanmak anlamına gelebilir. Kişilerin bir ağı ne kadar iyi “işletebildikleri” yani onu geçici bir özel görev ekibine dönüştürebilmeleri, başarı için yaşamsal bir etken olarak sayılıyor.
Son yirmi yılda “sivil toplum” olarak tanımladığımız alanda, pek çok ekipte, pek çok örgütlenme içinde bulundum. Pek çoğunda kıskançlık, öfke, denetleme kaygusu ve grubu kullanarak basamakları tırmanma kayguları, kısacası hiç de insani bir duygu olarak görmediğim “hırs” bu ekiplerin hem randımansız çalışmasına, hem “iktidar oyunları”nın mikro düzeyde yaşanmasına, hem de insanların giderek bu örgütlenmelerden uzaklaşmasına neden oldu.
Bu deneyimlerimden yalnızca birini seçerek okurlarımla paylaşmak istiyorum çünkü inanıyorum ki ekip çalışması ve örgütlenme, ancak insanın insana verdiği değer, birbirine yarattığı kendini ifade alanı, bir sosyal uyum zekası, duygusal zekamızı kullanma biçimimizle orantılı olarak başarıya ulaşabilir.
Farklı sol eğilimlerden kadınları biraraya getirme fikri, tiyatrocu arkadaşım Şefika Çavlan ve benim fikrimdi. Rum kadınların “Eve dönüş hareketi”nin etkinliklerinin yoğun olduğu dönemdi. Popi Daniel, bir röportaj için gittiğim Güney’de evinde bir toplantı ayarlamıştı. Bu benim için biraz da sürpriz olmuştu. Eve dönüş hareketi’ne mensup Rum kadınlar, Türk kadınların da sınırlara yürümesini ve sınırda buluşmayı önermekteydi. Onlara Kıbrıslı Türk kadınların içinde yaşadığı koşulları, “Eve dönüş hareketi”nin kuzeydeki egemen çevreler tarafından, ilerici güçleri “vurmak” için nasıl kullanıldığını, Kuzey’deki yaşamımızı anlatıyordum. Ortalarda bir yerde buluştuk: Kuzey’de barış konusunda uğraş verecek bir kadın hareketiyle güneydeki kadın hareketini “Eve dönüş” değil, barışçıl projelerle biraraya getirme konusunu tartıştık.
Bu fikir, ilerici harekette aktif rol alan arkadaşım Şefika’nın da ilgisini çekmişti. Şefika’yla henüz ilkokuldayken tanışmıştık. Tiyatro eğitimi almıştı o, ben “amatör”düm, Devlet Tiyatroları’nın çocuk oyunlarında birlikte oynamıştık. Elbette Şefika başrol oyuncusuydu. Müthiş bir sesi, bir o kadar güzel bir diksiyonu vardı. Sonraları gazeteciliğe başladığımda onunla daha da yakınlaştık. Aynı gazetede o teknik servislerde, bense haber bölümünde çalışıyorduk. Çok okurdu. Barış günlerinde, 1 Mayıs’larda kürsülerde şiirler okur, sunuculuk yapardı. Kendi kimliğini, kendi görüşlerini savunan, sorgulayan bir kadın olduğu için o da ağır bedeller ödedi. Hem işsiz bırakıldı, hem de ilerici hareket onun farklı kimliğini “hazmetmekte” zorlandı, hem de nasıl...
Şefika’yla kolları sıvamıştık. Kocaman bir liste yaptık. Kimler yoktu ki? Ressam kadınlarımızdan şairlerimize, soldaki siyasi partilerde aktif olan kadınlardan demokrat kadınlara dek geniş bir yelpaze tutturmuştuk. Biz bu çalışmayı yaparken, Oya Talat’ın da bu iş ilgisini çekti. Zaten Londra’da yanılmıyorsam Popi Daniel’le birlikte bir konferansa katılmıştı. Adaya döndüğünde adını “Barış ve Federal Çözüm İçin Kadın Hareketi” koyacağımız 100 kadar kadın “örgütle(n)meye” hazırdı.
1986’da Barış ve Federal Çözüm İçin Kadın Hareketi oluşturulurken, yatay bir örgütlenme önermiştim. Kadınların bildiri yazmakta, basına konuşmakta, bir grubu yönetmekte deneyimsizdi. İngiltere’de Amerikan Pershing II ve Cruise nükleer füzelerine karşı Greenham Common’da kadınların örgütlenme biçimini örnek olarak almaya çalıştık. Kıbrıs’taki bu kadın hareketine öncelikle mümkün olduğunca çok sayıda demokrat ve ilerici kadını katmaya çalıştık. Yönetici ekip birkaç aylığına, dönemsel olarak seçiliyordu. Seçilen kişi dönem başkanı oluyordu. Birkaç ay için “koltuğu işgal” ediyordu. Bu sürede bildiri yazmak, basına konuşmak, bir etkinlik örgütlemek, bir toplantı çağırmak gibi “temel” konularda “deneyim” kazanıyordu.
Oysa grubu “ele geçirmek”, denetimi “elden kaçırmak” istemeyenler vardı. Birkaç defa bu şekilde dönem başkanları değişti, ekip yenilendi...Kadınlar bu işten hoşlanmışlardı – barış konusunda kadın potansiyelini harekete geçiriyorduk. Sağ basın “karılar, karılar” diye bize hakaret ederken, soldaki bu hastalıklar da hareketi kemirmeye başlıyordu. Bir gün 5-10 kişilik bir “ekip” oturup artık dönem başkanının ancak kendi aralarından seçilmesi, grubu kendilerinin denetlemesi, kendilerinin “çekirdek kadro” olması gerektiğine karar verdi. Bunu yaparken grup üyelerine bilgi verilmedi. Kadın hareketi içinde bir tür “darbe”ydi bu, kansız bir darbe ama hareketin canına okuyacak bir darbe. Denetleme hırsı, farklı görüşlerden, farklı sol eğilimlerden kadınlara tolerans gösterilemeyişi, bildik isimlerin dışında insanlara bir varoluş ve kendini ifade etme alanı açmaya izin vermeyen hegemonyacılık hareketin dinamizmini ve üyelerini yitirmesine neden oldu. Hareketin niceliği henüz niteliğe dönüşemeden, ekip çalışması örgütlenmeye doğru yolalamadan çok hızlı biçimde insanlar bu hareketten uzaklaştı ya da “farklı” olanların uzaklaşması “teşvik” edildi. Bildik isimler harekette hegemonya kurunca, artık oralarda oyalanmanın fazla bir anlamı kalmamıştı. Bazı kadınlar duygusal zekalarını sosyal uyum için kullanamamış, bunun yerini “denetleme hırsı” almıştı.
Ekip çalışması, biraz da farklılıklara gösterilecek toleransa, insanca ilişkilere, “hegemonya” yerine demokrasiyi gerçekten hazmetmemize ve duygusal zekamızı kullanıp kullanamayacağımıza bağlı belki de...