Yeraltı Notları, 31 Mart 2001
Sevgül Uludağ

Aidiyet duygusu nasıl yokedilir?

Uzun zamandır “aidiyet” duygusunu düşünüyorum...Çevremde olup bitenlere, toplumumuzun yaşadığı serüvenlere, dünyanın gidişatına ve kendi yaşamıma bakarak şu soruyu soruyorum: toplumumuz aidiyet duygusunu yitirdi mi? Bunu ne zaman yitirmeye başladı? 1974 sonrasından şimdiye geçen zaman diliminde bu aidiyet duygusu nasıl yokedildi?

Öğleyin bu konuda benden bir yaş küçük bir Küçük Kaymaklılı’yla sohbete daldık: 1963’lerde Lefkoşa’da Belediye Evleri’nde büyümüştü. Ona göre o dönem toplumda birbirine bağlılık, dayanışma, paylaşım ruhu hakimdi. İnsanlar göçmen olmuştu, henüz 14-15 yaşındaki çocuklar elde silah nöbet bekliyordu. Bölgede serserilik yapan, insanlara sataşan gençlerin tek tük olduğunu, komşu evlere diledikleri gibi girip çıktıklarını anlatıyordu. Komşuları hala tek tek isimleriyle hatırlıyor, onların gencecik yaşta mücahitlik yapmak zorunda kalmış gençlere kendi çocukları gibi davrandığını, bu gençlere limonata, su verdiklerini, börek yapıp götürdüklerini anlatıyordu.

O dönem evlerde pişen yemekler, komşularla paylaşılırdı. “Kokusu var...Ya canı çekerse ve bunu pişirecek gücü yoksa?” Ben bu sözcükleri küçükken çok duydum. Pişenden azıcık bir tabağa konur, komşuya gönderilirdi.

Şimdi hem komşuluk, hem dayanışma, hem paylaşım duygularımızı yitirdik. Kaymaklılı arkadaşımız, “Komşun evine taşınır taşınmaz önce büyük bir duvar çeker, seni görmek istemez. Bir günaydın demek, birlikte bir kahve içmek istemez...” diyordu. Duvar çekmeyenler ise çit ekiyor, “Bu benim alanımdır, kimse giremez!” mesajları vererek...

Aidiyet için toplumda bir adalet duygusu olması gerekmez mi? Biz bu duyguyu ne zaman yitirdik? Ganimetlerin paylaşımı esnasında mı? İnsanların partilere paylaştırılıp da “Sen o partiden, ben bu partiden, sana hayat hakkı yok” dendiğinde mi? Yoksa farklı düşündüğü, farklı birşey söylediği, farklı davrandığı için terfi alamayan, oradan oraya sürülen insanların varlığı görmezden gelindiğinde mi?

Hiç emek verilmeksizin elde edilen kazançlar, avantalar, servetler mi neden oldu buna? Bir gecede zahmetsiz para kazanma, mevki elde etme, geleceğini ve bütün sülalesinin geleceğini “garanti altına alma” yanılsaması mı?

Normların değiştiği, toplumsal değerlerin farklılaştığı kesin: artık kendi emeğinizle, dürüst bir yaşam sürdürmeye kalkıştığınızda, insanların tepkisi “Beceremedin, enayilik ettin” gibi yakıştırmalar oluyor. Zahmetsiz para kazanamadın...Bir Rum malı bulup üstüne oturamadın...Bir devlet dairesine kapağı atamadın...Bu kadar beceriksizlik olur mu?

üretimden koparılıp çıkara, ticari kazanca, avantaya, dışa bağımlı yaşamaya ve tüm bunlarla uyum sağlamaya insanımız o denli alıştırıldı ki, farklı birşey söyleyen ya da farklı bir yaşam biçiminin hayalini kuranlara uzaydan gelen yaratıklar gözüyle bakılmaya başlandı. Neden siz de bu akışa uymuyorsunuz? Niye akıntıya karşı yüzmeye çalışıyorsunuz? Pek az kişi size empati gösterir. Gerçekçi olmadığınız, yaşama ayak uyduramadığınız öne sürülür.

Siyaset de bundan payını aldı, örgütler de, tüm kurumlar da...Siyaset hızla kirlendi, politikacılık bir meslek haline getirildi, parti profesyonelliğinden milletvekili seçilme düşleri insanların enerjisini bu yöne kanalize etti. En kısa yoldan birşeyler yapılmalı, en kestirme biçimde iyi bir kazanç getirecek vekillik için çalışılmalı, bunun önündeki engeller dostlarınız dahi olsa, onlar ezilip geçilmeli, yarışta elde bayrak ipi göğüslemeliydiniz. Bir etiket, bir koltuk, bir mevki için akılalmaz kılıklara girdi insanlar ve bu arada olan ilkelere, değerlere, insanlığımıza oldu. İlkeler bu hedeflere uymuyorsa bir yana atıldı, söylenenlerle yapılanlar birbirini tutmadı, insanlar bir oy kitlesinden başka bir değer taşımaz oldu...Sağda olduğu kadar, solda da benzer süreçler yaşandı...

Milliyetçilik mi prim veriyor? Azıcık milliyetçilik yapmaktan ne çıkar diye düşünülerek, enternasyonalist kimlikler çöpe atıldı. İnsanımızın önünü açacak projelerden yoksun, salt eleştiriye, ajitasyona, demagojiye dayalı söylem ve politikalar, insanları politikadan soğuttu.

Böylesi bir rüzgara kendini kaptırmış olan pek çok parti ve örgüt, birbirini sevmeyen, çekemeyen, birbirinin kuyusunu kazan, bir parti üyesine iyi birşey yakıştırmayan ancak çıkarı gereği birarada olmak zorunda olan insanlar topluluğuna dönüşmeye başladı.

Bir partide, bir örgütte aklı çalışan, iş bilen biri mi var? Eğer kişisel çıkarlar için kullanılamıyorsa, bu kişisel çıkarları tehlikeye atıyorsa, derhal defteri dürüldü. İnsanlar bozuk para gibi harcanmaya, uzaklaştırılmaya, haklarında oldukça yaratıcı ve elbette gerçekle bağdaşmayan dedikodular üretilmeye girişildi.

İnsan adına yola çıkanların bu yaptıkları, yine dönüp insanları bu partilerden, bu örgütlerden soğuttu. Az olsun da benim olsun mantığıyla, onun saçını, bunun entarisini, öbürünün pantolonunu, ötekinin fikrini, bir başkasının yaşam biçimini beğenmeyen küçük bir insanlar topluluğu, yalnızca kendileri gibi düşünen dar grupçukların içine kendi kendilerini hapsetti.

Kişisel çıkarlar, insani değerleri yıprattı...Ve toplumun aidiyet duygusu da bundan yara aldı...İçinde yaşadığımız kapitalist sistemde, dışa bağımlı bu topraklarda bu süreçleri aslında doğalmış gibi karşılamak gerekir...

Ama benim yüreğim tüm bunlara isyanları oynuyor ve yaşananları kabullenemiyorum...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa