Yeraltı Notları, 7 Mart 2001
Sevgül Uludağ
Kadın hareketi şimdi hangi noktada?
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Kıbrıs’ta kadın hareketi olarak neredeyiz?
Bu soruyu sorma ihtiyacı duyuyorum çünkü yarın Dünya Kadınlar Günü...
Aslında Dünya Kadınlar Günü başlangıçta yalnızca sosyalist ülkelerce kutlanıyordu. Dünya Kadınlar Günü de aslında emekçi kadınlarla dayanışma günü niteliğindeydi.
1970’li yılların sonlarında Türkiye’de ilerici hareketlere katılmış genç Kıbrıslı Türk kadınlar adaya döndükleri zaman Yurtsever Kadınlar Birliği’ni oluşturdular ve 8 Mart’ı kutlamaya başladılar. YKB aslında dönemin İKD’sinin bir yansıması gibiydi. Yürekleri insan ve yurt sevgisiyle dolu bu genç Kıbrıslı Türk kadınlar, toplumu dönüştürme gibi büyük bir iddiayla yola çıkmışlardı.
70’li ve 80’li yıllarda YKB’nin dışında 8 Mart’ları kutlayan yoktu – hatta sağ basın bu emekçi kadınlar günüyle dalga da geçmekteydi. Ancak bir süre sonra egemen güçler 8 Mart’lara da sahip çıkarak bu günü törenlerle, şatafatlı demeçlerle kutlanacak bir güne dönüştürdüler. Sağ siyasi partiler 8 Mart demeçleri patlatmaya başladılar. Sağ partilerin kadın kolları da 8 Mart çayları vermeye giriştiler...
Bugün artık 8 Mart Dünya Kadınlar Günü bir “tabu” olmaktan çıkarıldı ancak içeriği de sulandırıldı. Atatürk, Zübeyde Hanım ve Dr. Küçük heykellerine konan çelenkler, hep bir ağızdan okunan İstiklal Marşları’yla açılıyor 8 Mart’lar. Dünyada emekçi kadınların mücadele ve dayanışma günü olan 8 Mart “yasal”laştı, yasallaştıkça da içeriği boşaldı...Çevremizdeki pek çok şey gibi özünü yitirdi...
Emekçi kadınların düzene isyanını, kendilerine biçilen rolleri sorgulamalarını içeren 8 Mart’ların yerinde yeller esiyor artık. Artık içi boşaltılmış 8 Mart’lara içerik kazandırmak için yeniden mücadele etmek gereken bir hale getirildik.
Kadın hareketi olarak son 20 yıldan bu yana topluma bir takım yeni kavramlar getirmeye çalıştık – toplumu dönüştürme, eskimiş cinsiyet rollerini değiştirme, kadınlarımızı politikaya ve barış sürecine katma, erkek egemen sistemin, bu sistemin parçası olan milliyetçilik ve militarizmin onlara biçtiği rollerini sorgulama yönünde bazı adımlar attık. Biraz yol aldık. Son on yılda, sol ve sağdan kadınlar olarak güçlerimizi birleştirmeyi, kadının insan haklarının tam ve eksiksiz uygulanması için birlikte çaba harcamayı denedik. Sol ve sağ partilerden kadınları aynı masa etrafında buluşturduk. İlk kez, “burjuva” kadınlarla “emekçi” kadınları biraraya getirerek, sömürünün niteliğinin değişmediğini, kadına yüklenen rollerin farklı derecelerde de olsa, sonuçta aynı aşağılanmayı, aynı “ikinci sınıf vatandaşlığı” getirdiğini göstermeye çalıştık.
Soldan gelen kadınlar olarak sağdan gelen kadınları da ilk kez iki toplumlu gruplara kattık, bu yönde sahip oldukları önyargıları ve tabuları yıkmayı başardık. Ledra Palace oteline ilk kez adım atan sağdan gelen Kıbrıslı Türk kadınlar, Kıbrıslı Rum kadınlara çektikleri acıları anlatmaya ve Rum kadınların acılarını dinlemeye giriştiler. Kimisi sert pozisyonlarını değiştirmekten kaçındı, kimisi gözyaşları içinde “öteki”nin acısıyla kendi acısının yani savaşın yarattığı acıların aynı olduğunu kavradı. Kimisi Rauf Denktaş’a, üstelik medyanın önünde “Bana hain deseniz de ben Rumlarla buluşmaya gideceğim çünkü bu temasların yararına inanıyorum” diyecek noktalara dek geldi.
Sol ve sağdan kadınları biraraya getirme çabamızı dikkatle izleyen rejim, bundan pek hoşlanmadı. Öncelikle geçmiş TC Büyükelçileri’nden birinin eşi aracılığıyla alternatif bir örgütlenme oluşturmaya, devreye bazı üniversitelerden “akademisyen” kadınları sokmaya çalıştı. Böylesi bir örgütlenme çalışamazdı ve çalışmadı da – çünkü yukarıdan örgütlenen bir “kuruluş”, yaşamdan kopuktu. Kadınların dilini konuşmuyordu. Rejim bu konuda başarısızlığını görünce, bu kez sol ve sağın birlikteliğini nasıl sulandıracağını hesaplamaya girişti. Sağ çizgideki kadınlar ağır baskı altına alınarak, faşist örgütlenmeler içinde yeralmış kadınlarla, tarihsel olarak her zaman kendi sağına yatkın olmuş sosyal demokrat kadınların da bu sol-sağ birlikteliğe katılması sağlandı. Elbette bu sürecin anlamı, kadınımızı geleneksel rollerinden sıyırıp politikaya ve barış sürecine katkı koymaya, toplumsal değişim için birlikte çalışmaya adanmış bu hareketin sulandırılması oldu. Böylece kadın hareketi birkaç yıl geriye götürülerek anlamsız didişmeler, küçük kıskançlıklar, küsüp barışmalarla birkaç yıl geriye götürüldü.
Yine de ne faşist örgütlenmelerden gelenler, ne sosyal demokratlar bu birliktelikte kendilerine anlamlı bir yer edinemediler. Faşist örgütlenmelerden gelen kadınlar, hareketi sulandırdıktan sonra daha fazla barınamayacaklarını kavrayarak çekip gittiler. Sosyal demokrat kadınlarımız ise bir ayakları içeride, bir ayakları dışarıda, geleneksel kararsızlıklarını yaşıyorlar. Onları yönlendiren eski TC Büyükelçisi’nin asker bağlantılı eşi de yok artık...Çünkü o da başka diyarlara göçmüş.
Yine bu deneyimden çıkarmamız gereken bir ders daha var: o da, sağ çizgideki kadınların asker-elçilik çevrelerinin baskılarına fazla direnemeyecekleri, doğru olmadığına inandıkları halde, baskılar karşısında biraz zorlamayla saf değiştirebilecekleridir. Geldiğimiz aşamada sağdan ve soldan kadınlar yaşanan sürecin anlamını kavramasına kavradılar, kadın hareketi üzerinde rejimin oynadığı oyunları tüm açıklığıyla gördüler. Ancak bu bilinç, aynı şeylerin tekrar yaşanmayacağının güvencesi değildir.
Birlikten güç doğar. Kadın hareketi, sol-sağ birlikteliğiyle bunu kendine ve görmek isteyenlere kanıtladı. On yıllık bir dilimde somut kazanımlar ve ilerlemeler elde etti.
Şimdi kadın hareketinin önünde duran görev, soldan ve sağdan gelen kadınların birlikteliğine yeni anlamlar katmak, yarım kalan işleri tamamlamaya girişimektir.
Ancak her ne pahasına olursa olsun birlik değil, anlamlı bir birliktelik hedef olmalı. Genelde kendinden taviz veren, anlayış gösteren, toleransını mümkün olan en üst seviyede tutan hep soldan gelenler oluyor. Eğer birliktelikler anlamsızsa, toplumsal yarar içermiyorsa, bunları sonlandırmak da görevimiz olmalı.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü bu koşullarda karşılıyoruz...