Yeraltı Notları, 8 Mart 2001
Sevgül Uludağ

No thank you, üstü kalsın...

BRT bu akşam haber bültenine başlarken, öncelikle 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne değinerek “Devletimizin kuruluşunda büyük katkıları olan, milli mücadelede büyük fedakarlıklar yapan” kadınların “bayramını” kutladı.

Kıbrıs gazetesinin spor sayfasında bugünkü manşet “Aslan Milan’ı ısırdı” idi. Ne kadar erkeksi bir deyiş!...

Kanal T’nin açılış jeneriğinde askeri geçit törenlerinin arasına serpiştirilmiş tanga ya da bikini giymiş yarıçıplak kadınlar vardı. Memleketimizin bekçisi askerler yalnızca namuslu kadınları değil, bu hafifmeşrep kadınları da koruyor ve vatan toprağının bekçiliğini yapıyor.

CTP Girne Kadın Kolları’nın 8 Mart etkinliği, Girne’deki Zübeyde Hanım büstüne çelenk koymak oldu. Lefkoşa’da kadın örgütleri yalnızca Zübeyde Hanım’a değil, Atatürk ve Dr. Küçük heykellerine de çelenk koydular. Bu yıl İstiklal Marşı da okudular mı bilemem, ancak örneğin birkaç yıl önce kadın örgütlerinin düzenlediği Laiklik Günü konferansında, AKM yöneticileri banttan İstiklal Marşı çalmış, herkes ayağa kalkmış, hep bir ağızdan İstiklal Marşı okunmuştu.

Milliyetçiliğin militarizmle elele verdiği Kıbrıs’ın kuzeyinde, ister iki yıllık, ister iki aylık askerlik “görevi”ni yapmaya giden gençler, son derece militarist yani son derece “maço” bir ortamda bulurlar kendilerini.

Bir yakınım bunu şöyle anlatıyordu:

“Ana avrat sövmeyi askerde alıştım. Hayatımda o kadar yakası açılmadık küfürün varolduğunu bilmiyordum...”

Milliyetçi-militarist düzen rolümüzü çoktan biçti: milliyetçi değil de enternasyonalist bir kadınsak, o zaman BRT bayramımızı kutlamayacak. Böylesi bir ortamda milliyetçi olmamak demek, “vatan hainliği” demektir. O zaman gizli bir el önünüzü kesecektir – başvurduğunuz münhallerden sonuç alamazsınız, iş bulmanız kolay olmaz, her işiniz aksar – ta ki “Yeter be!” diyerek alıp başınızı gidinceye kadar...

Kanal T’nin açılış jeneriğinde tanklar, toplar, tüfekler, askerlerle yarıçıplak kadınların birarada sunulması tesadüf değildir.

Kadınların herhangi bir vesileyle “milli sembol”lere çelenk koyması, İstiklal Marşı okuması da öyle...

Spor sayfalarına egemen olan “erkek dili” de tesadüf değildir. Bu sayfalarda “erkek takımlar”, ezer geçer, dümdüz eder ya da yenilenler süklüm püklüm sahalardan ayrılır.

Medyaya yakından bakacak olursak, Rumların “dişi”, Türklerin ise “erkek” simge ve söylemleriyle anıldığını görebiliriz. Bu düzende bir erkeğin en korkulu rüyası “karı gibi” olmaksa, o zaman Rumlara dişi yakıştırmasının ne anlama geldiğini varın siz düşünün...

Milliyetçi-militarist düzen rolümüzü çoktan biçti: önümüze konan yemeği yemek istersek, o zaman bu halkın “anaları” olarak, milliyetçiliğin devamını sağlamamız, milliyetçi çocuklar yetiştirmemiz, bu milletin türünü sürdürmek için nüfusu mümkün olduğunca çoğaltmamız gerekir. Öyle halkların kardeşliğiymiş, hele hele barış talebiymiş falan gibi düşünceleri kafamızdan kovmak, bize dayatılan düzenden şikayet etmemek, sınıfların varlığına, sömürüye, insan olarak haklarımızın çiğnenmesine kulak tıkamak gerek. Ayrıca mümkün olduğunca, pahalılıktan, bozuk düzenden, dışa bağımlılıktan, yerli üretimden falan da sözetmemek gerekir. Esas olan bize biçilen role şükredip bunu “mükemmel” biçimde oynamaktır.

Kıbrıs’ta Türk milliyetçiliğinin simgesi göçmenliğe koşar adım koşan kadınlar ya da şu bildik savaşta ağlayan kadın fotoğrafları, ne kadar acı çekersek, o kadar muteber olacağımızı da yansıtır. Devlet Tiyatroları’nın “Ölmek değil uyumak derdi” afişinde de milliyetçiliğin kadın simgeleriyle birleştirilmesi doruğa varır. Bu afişte bir yanda Kampuçya’da, Hitler Almanyası’nda, Franko İspanyası’nda yapılan katliamlar, afişin tam ortasında 1963’te banyoda katledilmiş çocuk resimleri, afişin en gözalıcı yerlerinde de sözünü ettiğim kadın fotoğrafları bulunur. Milliyetçilikte, erkekler ulusun “namusunu” koruyacaktır – kadınlar ve çocuklar da “korunacak” varlıklardır. Askerde genç erkekler vatanı koruyacaklarına namusları üzerine yemin ederler. Namusu simgeleyen ise kadındır. Bu afişte bu acılı ya da göçmenliğe koşan kadın resimlerinin bulunması bir tesadüf değildir. Onlar zavallıdır, çaresizdir, güçlü bir ordu onları kurtarmasaydı, başlarına neler gelecekti, düşünebiliyor musunuz? Aynı şekilde biz zavallı kadınların başlarında güçlü erkekler olmasa, halimiz nice olurdu? Büyük olasılık kurtlara yem olur, kötü yollara sürüklenirdik...

Kadın fedakar olmalıdır, başkaları için yaşamalıdır. Kendi duyguları, düşünceleri, potansiyeli, kapasitesi o kadar da önemli değildir. O anadır çünkü, analarsa vazgeçilemezler, doğurganlığı simgelerler. “Ana-vatan” deyişinin de böylece “tesadüf” olmadığını anlıyoruz.

Milliyetçi-militarist düzende, erkek egemen sistemin “iki tür kadın” simgeleri yerleşmiş bulunuyor. Kadın ya “namuslu” ya “hafif”tir. Bu sistemde “normal” olmak, “insan” olmak ne mümkün?

Milliyetçi ideolojinin bizlere biçtiği rollerden sıyrıldığımızda geriye ne kalıyor?

Hala insan mıyız?

Yalnızca anne miyiz biz?

Ya dişiliğimiz, bir bedenimiz olduğu kadar bir beynimizin de olması, üstelik bunu çalıştırabilmemiz?

Bunlar nasıl açıklanacak?

Milliyetçilik kadınlığımızı, insanlığımızı elimizden almaya, bizleri kendi çıkarına uygun rollere hapsetmeye, insanlıktan çıkarmaya kalkışıyor...

Milliyetçi-militarist ideoloji için sembollerine uymuyorsak, bir değerimiz yoktur. Farklıysak, bunun bedelini ödetirler bize...Resmi görüşün dışında şeyler söyleyen kadınlarsak, o zaman sağ basının yakıştırmalarını asla duymak istemezsiniz – çünkü bunlar belden aşağı küfürlerdir. Kadınlığımızı hedef alır, aşağılamaya, küçük düşürmeye, hiçleştirmeye kalkışır.

“No thank you, üstü kalsın” demenin zamanı çoktan geçiyor bile...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa