Yeraltı Notları, 11 Nisan 2001
Sevgül Uludağ

Uzlaşmaz çelişkiler

Uzun süre farklı görüşlerin uzlaşması gerektiğine inanıyordum. Çelişkiler bir yana konmalı, bir orta yol bulunmalıydı. Belki bunda ta başından içinde yeraldığım, Kıbrıs’ta barış çabalarına 90’lı yıllar için damgasını vuran “Çatışmaların-Uzlaşmazlıkların Çözümü” (Conflict Resolution) sürecinin de etkisi vardı.

Farklı görüşlerden kadın gruplarıyla uzun yıllar çalıştım, ta ki uzlaşmalar, uzlaşmaz çelişkilere dönüşünceye kadar...Farklı görüşlerden kadınlar, “kadının insan hakları” adına yola çıkmıştık, Çeşitli etkinlikler yapıyorduk. Birlikte üretiyorduk. Genelde uzlaşıyorduk, uzlaşamadığız konularda etkinlik yapmıyor, karar üretmiyorduk. Grup içinde mutlu bir çoğunluk, mutsuz bir azınlık yaratmamaya çalışıyorduk. Ya da öyle olabileceğini sanıyorduk.

Kadının insan haklarını, toplumun yakıcı sorunlarından soyutlanmış biçimde ele alamayacağımızı farkettim sonra...Aslında Kıbrıs sorunu gibi hayatımızı yakıp kavuran, bizleri fırtınalara savuran, kimliğimizi yoketme noktasına getiren Ankara hükümetleri-Denktaş karşısındaki duruşlarımızı bir yana koyup, salt “kadının insan hakları”yla uğraşamayacağımızı, farklı gruplarla “uzlaşma” adına bunu yapamayacağımızı, yapmamamız gerektiğini kavramaya başladım.

Hayat zengindir: bahçede büyüyen otlara, çiçeklere, ağaçlara bakıyorum, hiçbiri ötekinin aynı değil. Aynı bahçede, aynı toprakta varolabiliyorlar. Serçelerle kargalar, güvercinlerle kırlangıçlar, kumrularla kediler bu bahçeyi paylaşabiliyor. O zaman “uzlaşma” çabaları bana hayatı tekleştirme, aynılaştırma, gereksiz yere kendi düşünceni, kendi inancını, kendi çıkarlarını, kendi sınıfını bir yana koymak çabası olarak görünmeye başladı.

Neden uzlaşacaktık? Ne için? Eğer bizler kadının insan haklarıyla uğraşırken, bir kısmımız gidip asker destekli “İçimizdeki vatan hainleri, Rumcular vs.’ye geçit yok, bir gece ansızın gelebiliriz” diye son derece saldırgan sloganların atıldığı Çanakkale mitinglerine destek veriyorsaydı, o zaman “uzlaşma”nın anlamsızlığı ortadaydı.

Eğer bir kısmımız TC Büyükelçiliği’nden “TC ve KKTC’nin resmi görüşünün dışına çıkmama koşuluyla” maddi yardım alıyor, yurtdışına giderek bu resmi görüşleri savunuyor ve döndüğü zaman da “hadi uzlaşalım, kadının insan haklarını savunalım” diyorsaydı, uzlaşmanın anlamı neydi?

Uzlaşma çabaları üstelik sağdan çok, soldan gelen bizlerin verdiği emekle gerçekleşiyordu. Bir masa etrafına oturup bir konuyu tartışıyorduk, “Aman siyaset olmasın, aman Kıbrıs sorununa değinmeyin” şeklindeki sağcı kadınların yakınmalarına hoşgörü göstermek, bunları bir yana koymak ya da bir yana koymasak bile öne çıkarmamak durumunda kalıyorduk. Yani “tavizleri” hep sol veriyor, sağ kılını kıpırdatmıyordu.

Toplum için sağ ve soldan kadınların bu uzlaşması, dışarıdan hoş görünüyordu belki. Kimileri için böylesi bir birliktelik anlamsızdı. Bu birliktelik egemen çevreleri de rahatsız ediyor, çeşitli müdahalelerle karşı karşıya kalıyorduk.

Bizler, sağdan ya da soldan kadınlar olarak, hiçbirimizin tek başımıza başaramayacağını başarıyor, bazı kazanımlar elde ediyorduk, evet. Ama bunları ne pahasına yapıyorduk?

Bir yanda toplumun yakıcı sorunları duruyor, biz bunlara ayrı ayrı tepkimizi ya da tepkisizliğimizi sergilesek bile, hayati konularda birlikte hareket edemiyorduk.

Evet, güzel dostluklar kurduk, daha önce bu toplumda yapılamayanı yapmaya çalıştık. Sağdan ve soldan kadınlar olarak birbirimizi gerçekten anlamaya çalıştık. Ama gün gelip iş kritik noktalara vardığında, herkes kendi gardını almak durumunda kalmıyor muydu? Kalmayacak mıydı? O zaman bütün bu uzlaşmadan elimizde geriye ne kalacaktı?

Bugün artık bu uzlaşma çabalarına, hayatımın önemli deneyimlerinden biri olarak bakıyorum. Bunu denemeseydim, hiçbir zaman “uzlaşma” ve “uzlaşmazlığın” anlamını tam olarak kavrayamayacaktım. Uzlaşmanın neler pahasına gerçekleştirildiğini, özveride bulunanların genelde soldan gelenlerin olduğunu belki de göremeyecektim.

Bugün artık, düşüncem ne denli azınlıkta olursa olsun, ne denli farklı olursa olsun, ille de bunu törpülemek gerekmediğine inanıyorum. Uzlaşma artık bir zorunluluk değil benim için. Çünkü uzlaşmanın bütün “sivrilikleri”, “farklılıkları” bir potada eritip bunları ortadan kaldırmaya yaradığına onlarca örnek verebilirim.

Artık “Dünyamız küçüldü, çağımız uzlaşma çağı” gibi sözcüklerin pek de inandırıcı olmadığını hissediyorum.

Toplumumuzun hayati çıkarları, bu topraklar üstünde tutunması, bir gün daha varolabilmesi için ilkeli bir uzlaşmaya evet diyorum.

Ancak artık solun hep kendinden taviz vereceği, farklılıkların varolma hakkının elinden alınıp, farklı olanların benzeşmeye zorlanacağı uzlaşmalara hayır diyorum.

Hayat zengindir: binbir çeşit çiçeğin, binlerce tür böceğin ille de birbirine benzeşmediğini, yeryüzünde milyonlarca rengin, milyarlarca farklı düşüncenin bulunduğunu görüyorum. Onları tekleştirme, aynılaştırma çabaları, bana bir tür “ırkçılık” gibi geliyor...

Farklılıklar varolsun...Herkes dilediği gibi takılsın...Bırakalım herkes kendi yaşam biçimini, kendi düşünce tarzını, kendi varoluş felsefesini seçsin... Çelişkilerimiz uzlaşmazsa, uzlaşmazdır. İlle de onları uzlaştırmaya çalışmayalım...Sınıflarımız, çıkarlarımız, duruşlarımız farklıysa farklıdır, onları aynılaştırmak, tekleştirmek için çaba harcamak boşunadır. Çünkü sonuçta, bu çelişkiler sindirilmiş gibi görünse dahi, günün birinde, bir yerlerden uç verecek, çelişkiler ortaya çıkacaktır.

Bilelim ki, ne denli farklı düşünürsek düşünelim, ne denli farklı yaşarsak yaşayalım, minnacık bir azınlık olsak dahi, varolmak en temel hakkımızdır.

Uzlaşmak yerine toleransımızı geliştirelim. Bizim kadar başkalarının da diledikleri gibi varolabileceğini, herkesi bir kutunun, bir tabelanın, bir yaftanın içine sokup onları öyle tanımlamamız gerekmediğini, insanların görünür olduğu kadar, görünmeyen, bilinmeyen pek çok yönü olabileceğini içimize sindirmeye çalışalım...Kavga da yaşamın parçasıdır, bunu da yeni yeni özümsüyorum. Kimi zaman kavga etmek gerekirse, bundan kaçınmaya çalışmanın anlamı nedir? Barışçıl ya da uzlaşmacı olmak adına, hayatın parçası olan mücadeleyi ve kavgahı bir yana bırakmak gerekmez...

Elbette farklılıklara toleransın bulunacağı bir yaşam, ancak demokrasinin, hoşgörünün, sivil toplumun gerçekten varolduğu koşullarda mümkün olabilir...İşte artık uzlaşmak adına enerji harcamak yerine, bu koşulların yaratılması için mücadeleye sarılmak gerektiğine inanıyorum. Kavgaysa kavga, çünkü kimi zaman varoluşumuzun koşulu da ancak bu olabilir...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa