Yeraltı Notları, 13 Nisan 2001
Sevgül Uludağ

Bir limuzin öyküsü

Bugün, iflas etmiş ve aysonu dükkanını kapatacak olan arkadaşımdaydım. Sabah kahvemizi içip sohbet ederken, onun oldukça bakımlı göründüğünü, saçlarının parladığını, her zamanki bıkkın halinin bulunmadığını söyleyince, “Ah! Beni bir de dün görecektin! Bütün gün yattım, çünkü önceki gece sarhoş olduydum” diyerek bana iki gün önce yaptıklarını anlattı...

Arkadaşlarından birinin doğumgünüymüş. Bu arkadaşı, “Bu gece içelim, ama içersek kim araba kullanacak? En iyisi bir limuzin kiralamak!” demiş.

Nitekim öyle yapmış, yani Kıbrıs sokaklarında görmeye pek alışkın olmadığımız beyaz, upuzun bir limuzin kiralamış.

Limuzin önce kadınları evlerinden toplamaya başlamış. Lefkoşa’nın daracık sokaklarında manevra yapması zor olsa da, yine de ara sokaklara girmiş, arkadaşımı oturduğu apartmandan aramış.

İflas etmiş arkadaşım, “Havamı görecektin, limuzin geldi, aşağı indim, şöför bana kapıyı açtı. Bütün mahalle, nerdeyse balkonlardan düşecekti, herkes limuzini seyretmeye çıkmıştı. Şöförün açtığı kapıdan girip limuzine bindim ve diğer arkadaşlarımızı da evlerinden alarak eğlenmeye gittik” diyordu.

Doğumgünü partisi, içinde radyosu, teybi, CD’si, televizyonu falan olan limuzinde patlattıkları şampanyayla başlamış. Önce şampanyayı devirmişler, gittikleri lokantada birkaç şişe şampanyadan sonra kırmızı şaraba dönmüşler, sonra lokantadan bir bara giderek burada da birkaçar duble tekilayı devirmişler...

Sonra limuzin kadınları teker teker evine bırakmış...

Arkadaşım “O kadar eğlendik ki, anlatamam” diyordu...”Meğer şöförün aklı karışmış, çünkü iddiaya göre radyolarını, teyplerini falan bozmuşum, eve gittiğimde sabah ikibuçuktu, ertesi gün acısı çıktı, yerimden kıpırdayamadım...”

Bu limuzin öyküsü size tuhaf gelmiyor mu? Yani sanki herşey normal, insanlar bol bol para kazanıyor ve akıllarına estiğinde limuzine atlayıp şampanya patlatıyor, parti yapıyor...üstelik bunu anlatan arkadaşım, iflas nedeniyle dükkanını kapatıyor, parasızlıktan, pahalılıktan sürekli yakınıyor...Ama limuzin anılarını anlatırken o kadar mutlu oluyor ki, onun mutluluğunu bozmak istemiyorum, gülümsüyorum...Hayat o kadar kısacık, mutluluk o denli uçucu, o denli gelgeç birşey ki...Bu “Dolce Vita” öyküsünü arkadaşımın sözünü hiç kesmeden dinliyorum...

Bu sanki de padişahın vergi hikayesine benziyor...Hani padişahın biri vezirine “Git vergileri artır” diyor, vezir gidip artırıyor, sonra padişah ona “Halk ne yaptı?” diye soruyor, vezir de “Homurdandı” diyor. Ardından padişah “Öyleyse vergileri biraz daha artır” diyor, vezir “Aman efendim, olur mu” diyor ama padişahın söylediğini yapıyor. Padişah yine soruyor halk ne yaptı diye, vezir “Öfkelenip sövdüler ama verdiler” diyor. Padişah “Öyleyse biraz daha artır” diyor. Bu kez halk isyan ediyor, padişah yine vergi artırıyor, ancak vezir “Halk artık sokaklara şıkır şıkır oynar, bu ağır vergileri güle oynaya vermeye başladı” deyince, o zaman padişah “Hah! Yeter, dur bakalım” diyor.

Bu limuzin işi de biraz bu hikayeye benziyor sanki. Millet “Zaten battık” diyerek limuzin kiralıyor, şampanya patlatıyor...Marketler dolup boşalıyor, sanki çıldırma noktasına varıyormuşuz gibi geliyor bana...

Bugün mudi eylemlerinde bir kadın dama çıkıp “Kendimi aşağıya atacağım!” diye haykırıyor ve intihar etmek istiyor...Bir başkası, bir polisin bacaklarına sarılarak “Kurtar bizi, birileri bizi kurtarsın!” diye haykırıyor...Park halindeki TKP piyangosu arabasını gören PEYAK mudileri çıldırıyor ve arabaya saldırıyor, araba kaçmak isterken sürücü arabayı çalıştıramıyor, sonuçta araba çalışıyor ama bu kez sürücü heyecanlanınca kalabalıktan kaçmak isterken sağa sola çarpıyor...

Umudun tükendiği noktada, insanlar bu koşullarla başetmenin yolunu bir şekilde buluyor: kendini çılgınlığa vurarak, alışılmışın dışına çıkarak...Çünkü artık “normal” yok...Anormal koşullarda, anormal günler yaşıyoruz...

Kıbrıs’ta “normal” ne zaman oldu ki? Belki kısacık bir zaman dilimine sıkıştırılmış bu denli yoğun biçimde yaşanmadı bu anormal koşullar...Belki bir birikim oldu ve bir yerlerden uç verdi...Yeryüzünden yalıtılmış bir açık hava hapishanesinde yaşamak zorunda kalmak, umutları teker teker tüketmek, düşkırıklıkları, bağımlılık, krizler, iflaslar, parasızlık...Kendi kaderini kendi ellerinde tutamamak, sürekli dış müdahaleler, kendi gücünle birşeyleri değiştirebileceğine olan inancın elimizden çalınması...

Çılgınlıklar için daha uygun koşullar olabilir mi?


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa