Yeraltı Notları, 14 Nisan 2001
Sevgül Uludağ

Kıbrıs’ta haftasonu

Haftasonu büyük bir fıtınayla geliyor, dolu, yağmur, rüzgar, camdan seyrettiğim bahçeyi serseme çeviriyor...

Oysa Kıbrıs’ın fırtınaları kısacıktır, gecikmiş devrimler gibi gelirler, göz açıp kapayıncaya dek kaybolurlar, bir anda yeniden güneş açar, fırtına bulutları alıp başını gider ve herşey “normal”e döner.

Haftasonu böylesi bir fırtınayla başladı...Yorgundum, onca haftanın stresi ve yorgunluğu üstüme çökmüştü, dışarı çıkmak zaten mümkün değildi, eşofmanlarımın içinde, üstümde kocaman tüylü bir kazak, kedi gibi koltuğa kıvrılıp öylece, hiçbirşey yapmadan oturup kaldım...Varsın devrim biraz daha geciksindi, nasıl olmasa haftasonuydu, Kıbrıs’ta haftasonu zaten devrim olmazdı...Hatta karşı-devrim bile..

Annem dolma yapıyordu, oğlum Halikarnas Balıkçısı’nın Dalgıçları’nı okuyor, can yoldaşım, Kemal Derviş’in hayali programını dinliyordu. Terziler piyasada paça bolartıyor, elbise daraltıyor, sonuçta işçiye sıfır zam öngörüldüğü, yılboyu benzin ve mazota, elektrik ve gaza sürekli zam yapılacağı, Türkiye’ye yabancı sermayenin para aktarmasının henüz bir varsayım olduğu, bütün programın böylesi bir varsayıma dayandırıldığı ortaya çıkıyordu. Kemal Derviş henüz basın toplantısını bitirmeden dolar yeniden fırlamaya başlıyor, EMEK Platformu sokaklarda eylem yapıyordu. Oğlum, “Anne ölüm oruçları devam ediyormuş, bitmedi miydi? Ölü sayısı 11’e yükselmiş” diyordu.

Oysa Kıbrıs’ta haftasonuydu, haftasonu eylem yapılmazdı bizde, devrim de olmazdı, karşı-devrim de, kimse ölüm orucuna yatmazdı, ancak kebap yapılırdı. O nedenle ben tembel bir kedi gibi bütün bunları uzaktan izlemekle yetindim...

Derken aile dostumuz yabancı bir diplomat, yalnız bir kovboy gibi Lefkoşa sokaklarında dolanıp durmaktan sıkılıyor ve bize uğruyordu. Onunla dolmaları ve yoğurtları yedik, çok gazete okuduğunu, bu nedenle düşüncelerini kaleme alacak fırsatı bulamadığını anlattı bize. Söz dönüp dolaşıp emperyalizmin ikiyüzlü politikalarına geldi. Haftasonu devrim olmazdı, karşı-devrim de, ama emperyalizmin analizi yapılabilirdi, tartışmalarla Kıbrıs sorununda gelinen aşamada kimin ne yapması gerektiği, insanların ihtiyacının ne olduğu, Kıbrıs’ın kuzeyinde sivil toplumun nasıl ayakta kalmaya çalıştığı gibi konular üzerinde durulabilirdi. Öyle de yaptık. Ben bu diplomat arkadaşımıza İngiltere ve Amerika’nın Kıbrıs konusunda son derece iki yüzlü davrandığını, Miloseviç’e karşı muhalefete her türlü yardımı yapanların aynı çevreler olduğunu, oysa Kıbrıs’ta taşların yerinden oynamasını istemediklerini, bunu istemiş olsalardı en azından kuzeyde sivil toplumun hayatta kalma mücadelesine azıcık da olsa katkı yapmış olacaklarını oysa bundan kaçındıklarını örnekleriyle anlattım. Amerikan yönetiminden gelen parayla finanse edilen UNOPS’un projelerini ancak çok “masum” projeler arasından seçtiğini, bu projelerin hiçbirinin sosyal yaşamda herhangi bir dönüşüm öngörmediğini, zaten UNOPS yetkililerinin de açıkça herhangi politik bir implikasyonu olabilecek projeleri finanse etmeyeceklerini açıkladıklarını anlattım.

İngiltere’de Kıbrıs masası yetkilileriyle bir toplantımda da aynı şeyleri söylemiştim: siz Kıbrıs’ta çözüm istediğinizi ileri sürüyorsunuz oysa bugünkü statükonun devamından yana tavır alıyorsunuz. Hiçbir şekilde taşların yerinden oynaması için çaba harcamıyorsunuz. İki toplumlu ilişkiler yasaklanıyor, hiçbir biçimde insanların buluşabilmesi amacıyla baskı uygulamıyorsunuz. Sanki burada İşçi Partisi iktidarda değil, çünkü hangi parti iktidarda olursa olsun Kıbrıs’a ilişkin politikalarınız son derece muhafazakar...İngiliz üslerini hala elinizde tutuyorsunuz, iktidarda İşçi Partisi olsa dahi bunu tartıştırmıyorsunuz. Miloseviç’i iktidardan almak için muhalefeti bizzat oluşturup, onların her tür projesini finanse ediyorsunuz, bu iş için milyonlarca sterlin harcıyorsunuz. Kıbrıs’a gelince demeçlerle yetiniyorsunuz. Bugünkü durumdan memnunsunuz. O nedenle demeçleriniz inandırıcılıktan yoksun. Siz nasıl “garantör”sünüz? Neyi garanti ediyorsunuz? Statükonun devamını mı?

Bu minvalde çekişmiştik, elbette bu sözcüklerin sağır kulaklara söylendiğini, aslında bunları söylemenin pek birşeyi değiştirmeyeceğini biliyordum, yine de kendimi alamayıp söyledim...

Bana sivil toplumun gelişimi için Kıbrıs Türk polisini eğittiklerini anlattılar, buna çok güldüm, onlara “Kıbrıs Türk polisinin demografik yapısı değişti, siz hangi grupları eğitiyorsunuz? Onlara önce İngilizce kurs mu veriyorsunuz? Sivil toplumla polisin ne alakası var?” diye sordum.

Garantörümüz bizimle dalga geçiyor, Amerika bizimle dalga geçiyor, işin özü bu...Neden geçmesinler zaten? Niye bizim çıkarımızı düşünsünler? Biz kendi çıkarımızı doğru düzgün biçimde ortaya koyabiliyor, bunu savunabiliyor muyuz zaten?

Böylece haftasonu devam etti. Ardından pirohu, tatar böreği, sini gatmeri yapan Hanımeli’ne uğradım çünkü güneş açmış, ben de politika konuşmaktan yorulmuştum. Etraf sessizdi, insanlar evlerinde televizyon seyrediyor, çamaşır yıkıyor, yemek pişiriyordu. Tatar böreğiyle pirohu aldım, annem de dayımların hazırladığı bol cevizli sıcak aşureleri getirdi. Böylece Kıbrıs’ta tipik bir haftasonu, tipik Kıbrıs yemekleriyle geçip gitti... Devrim gecikecekse bari karnımızı doyurmalı, enerji depolamalıydık...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa