Yeralı Notları, 16 Nisan 2001
Sevgül Uludağ

Krizin boyutları

Krizin boyutlarını her geçen gün daha derinden kavrıyoruz. Bir tür “istihdam alanı” olan büyük marketler hızla işten çıkarmalara gidiyor. Şu marketten 13, bu marketten 15 derken, yeni bir iş bulma umudu da olmayan bu insanlar sokağa yığılıyor.

Artık özel sektörde işyerlerinde emekçilerin pazarlık yapacak, direnecek gücü ellerinden alınmış durumda: kaderleri patronun iki dudağı arasında. Bir arkadaşları işten atıldığında, seslerini çıkaramıyorlar, hatta “aman iyi ki ben değildim” diye düşünüyorlar. Direnecek güçleri yok çünkü biliyorlar ki kriz bütün toplum kesimlerini vurdu. İşyerleri küçülecek, mümkün olduğunca az istihdam, daha az emek, daha az sosyal sigorta yatırımı, daha az vergi ödeyerek hayatta kalmaya çalışacak. İşten atıldıklarında başka bir iş bulma umutları da pek yok: olsa olsa daha da acınası ücretlerle belki bir dağıtımcı şöför ya da bir tezgahtar olarak belki ama belki başlarını sokacak bir damaltı bulabilirler.

Artık markete gitmek, cesaret işi oldu: ihtiyaçlar azalmadı oysa fiyatlar sürekli sürpriz yapıyor. Elma, muz gibi meyveler, domates, hıyar gibi salatalıklar, kolokas, hatta bullez bile inanılmaz etiketlerle satışa sunuluyor. Kıbrıs’ın kuzeyi dar bir mekan: rekabet yoktur, seçeneksizsiniz. Parayı bastırıp almak durumundasınız çünkü “ucuz” yer yok. Et ve tavuktan, balıktan hiç sözetmeyelim. Çünkü pek çok aile için bunlar çoktan lüks gıda maddelerine dönüşmüş durumda.

Marketler dolup boşalıyor ama kuru bir kalabalık bu: ancak en temel ihtiyaçlarını alıyor, artık domatese, portokala, bulleze el atarken iki üç defa düşünüyor. Çocukların çikolatası, şekerlemeleri lüks tüketim maddelerine giriyor.

Bir arkadaşım bu kriz ortamında köy kökenini hatırlıyor – o çoktan kentleşti oysa şimdi köy yaşamına dönmek ister gibi bir hali var. Girne’deki evinin bahçesinde tavuk yetiştirmeye, maydanoz, golyandro, biber, domates gibi sebzeleri büyütmeye çalışıyor. Yumurtaya para vermeyeceğini, tavukları kesip kesip yiyeceğini anlatıyor.

Tüm bunlar rahat yaşayan küçücük bir azınlıkla, orta sınıfın hızla yokolduğu ve yoksullaştığı, emeğiyle geçinen, kabaca bir “alt tabaka”dan oluşan bir diğer sınıfın hayatta kalmaya çalışacağı bir topluma işaret ediyor. Toplumumuzun gideceği köyün minareleri çoktan belli oldu yani. İçinde yaşadığımız koşullar, statükoyla birleşen krizler, yoksulluk demek.

Bu ortamda demeç üstüne demeç patlatan parti ve dernekler, sistemi tartışmak yerine, önlem üstüne önlem öneriyorlar. Bunların pek çoğu oldukça komik. Devletin derhal bir “kur saptamasını” önerenler çoğunlukta – sanki bir kur saptandığında nesnel koşullar kendiliğinden buna adapte olacak! Sanki bizim dışımızda bir dünya yok, kur saptanınca, bu dış dünya da kendini bize uyarlayacak! “Önlem” diye ortaya konanlarda ağırlık “devletin açıkları subvansiye etmesi”. Sanki devlet sürekli para kesen bir makine, herşeyi subvansiye etsin, herşey eski haline dönsün, üretmeyelim, ürettiğimizi satamayalım, dünyaya küs, Rumlara küs, bu toprak parçasında oturup Türkiye’den gelecek parayla bugünü kurtaralım, çocuklarımızın geleceğini ellerinden çaldığımızı hiç farketmeden! Ve ikide bir “Devlet çözsün! Devlet subvansiye etsin!” diye bağıralım...Hiçbir sorumluluk almadan eleştirelim, somut, elle tutulur, gözle görülür gelecek projeleri ortaya koymadan...

Sistemi sorgulayan pek yok, bütün bu kriz ortamında Türkiye’nin dışında alternatif ilişkiler, alternatif yöntemler arayan, böylesi bir yolun da varolabileceğini tahayyül edenler pek yok. Fikir yaşamımız kuru ve sade: yakında sararıp solacak Mesarya gibi tıpkı...

Bu sabah bir arkadaşımla bütün bunları konuşuyoruz – bana “Galiba Kıbrıslı Türkler yokolmaya mahkum...” diyor. Herkesin sezdiği ancak dile getirmediği, dile getirmekten çekindiği sözcükler bunlar.

Bir başka arkadaşım, dün Atatürk Spor Salonu’nda Alevilerin “Aşure Günü” etkinliğine işaret ederek, “Çok değil, biraz daha biz de Kıbrıslılar Günü düzenleyeceğiz. Köfterler, sucuklar, zivaniyalar sergileyip senede bir gün küçücük bir azınlık olarak, medyanın gelip bizleri görüntülemesine izin vereceğiz...” diyor.

Tüm bunlara inanmak istemiyorum, oysa tehlike çoktan kapıya dayanmış...Krizler, bu tehlikeyi çabuklaştırmaktan ve derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa