Yeraltı Notları, 1 Nisan 2001
Sevgül Uludağ
Sözlü tarih
Sözlü tarihle ilgili bir proje üzerinde çalışıyoruz...Aynı köyü, aynı gökyüzünü, aynı mahalleyi paylaşmış, aynı bakkaldan alışveriş etmiş insanlar geçmişten neler hatırlıyor?
Bir zamanlar karma köylerde yaşamış olanlar, o köydeki gelenekleri, kutlamaları, kavgaları, sevinçleri, aşkları nasıl hatırlıyor?
Böylesi bir projeye girişmek “siyasi implikasyonlar” taşıdığı için, ne kadar masum olursa olsun, politikacıların çatışma alanına dönüşebilir. Sözlü tarih ya da literatürdeki deyimiyle “oral history”, açılmamış Pandora’nın kutusunu aralamaya benzer. İçinden öfke, korku, acı, gözyaşı kadar komik anılar, gizli aşklar, tatlı sevinçler de fırlayabilir. Tek tek bu tarihi yaşamış insanlarla konuşmadan, onların anılarını dinlemeden, sade yurttaşların tarihi nasıl hatırladığını ya da yorumladığını bilmeden ortaya ne çıkacağını bilemezsiniz.
Kuzey İrlanda’dan Pearl ve Marie Therese’le bu projeyi konuşuyoruz. Onlarla Boston’da tanışmıştık. Birkaç günlüğüne Kıbrıs’a geliyorlar. Pearl, Katolik ve Protestan sendikal hareketinin birlikte oluşturduğu Ulster People’s College’de çalışıyor. Belfast’taki bu kolej, siyasi partilere, kadın gruplarına, işçilere çeşitli konularda eğitim vermek üzere oluşturulmuş.
1994’teki ateş-kes’ten bu yana Avrupa Birliği’nin Kuzey İrlanda’da benzer sivil toplum projelerini finanse ettiğini ancak artık paranın kısılmakta olduğunu anlatıyorlar.
Kuzey İrlanda’nın da bir sözlü tarih projesi var: Marie Therese, An Crann The Tree adlı örgütte çalışıyor. An Crann, hem Katolik, hem Protestan Kuzey İrlandalılar’ın “ağaç” sözcüğü karşılığında kullandıkları ortak bir sözcük.
1994’te ateş-kes’ten yararlanan küçük bir grup Kuzey İrlandalı bu projeyi oluşturmuşlar: insanların siyasi çatışmayla ilgili öykülerinin anlatılması, duyulması ve bir yerde toparlanması gerektiğine inamışlar.
Çatışma günlerinde insanların neler yaşadığını, neler hissettiğini kaydetmeye girişmişler.
An Crann’a göre “Anlatılmış ve anlatılmamış öyküler, toplum için çok önemlidir. Bunlar deneyimlerimizi anlamlı kılan ve başkalarıyla anlamlı ilişkiler kurmamıza yarayan şeylerdir. Ancak çatışma dönemlerinde öykülerin böylesi bir anlayış ve anlamlı ilişki yaratma potansiyeli zarar görebilir. İnsanlar korkudan ya da karmaşadan, mutsuzluk ya da umuttan sözetme olanağını yitirirler ve silahlara sarılmamızı sağlayan öyküler aracılığıyla susturulurlar...Öldürücü olmak için yanımızda bomba taşımamız gerekmez. Ölümcül olmak için tek gereken şey, insanların sesini kısan öyküleri yanımızda taşımaktır...”
An Crann, yıllardır süregelen Kuzey İrlanda çatışması’nda yaratılan önyargılar, korkular ve kuşkuları, bu sözlü tarih projesiyle kırmaya çalışıyor. Toparladıkları öykülerle kitaplar yayımlamışlar, sergiler açmışlar. İnsanların belleğinde yaşayan öykülerden oluşan bir arşivleri var.
Bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde de, güneyinde de okutulan “tarih” kimler tarafından kaleme alındı?
Bu “tarih”, resmi görüşün süzgecinden geçmiş bir tarihtir – milliyetçi projelerin dışında kalan tüm projeler, tarih kitaplarımızda görmezden gelinir. Farklı yaşam öyküleri, farklı yaşanmışlıklar için tarih kitaplarımızda bir dipnot olabilecek kadar küçücük bir yer dahi yoktur.
Maden grevi esnasında henüz 40’lı yıllarda emekçi liderlerinin uğradığı baskılar, 50’li yıllarda Ahmet Sadi Erkut’a yapılan saldırılar, Fazıl Önder’in öldürülmesi, 1962’de Ahmet Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet’in öldürülmesi, 1965’te Mişaulis ile Kavazoğlu’nun katledilmesi, 1969’dan itibaren KTÖS’ün “Bey Yönetimi”nden demokrasiye geçiş için verdiği mücadele, 1974 öncesi henüz 15 yaşından itibaren elde tüfek nöbet tutturulan gençlerimizin üniversite eğitimine gitmek amacıyla neredeyse “isyan” etmesi, Zafer Sineması’nda yapılan toplantı, dönemin gençlik liderlerinin Türkiye’den sınırdışı edilmesi, ilericilerin tüm bu süreçte gördüğü ağır baskılar sözde “tarih” kitaplarımızda yoktur. 1974 sonrası Alpay Durduran’ın arabasının bombalanması, Hürrem Tulga’nın aracının havaya uçurulması, Hasan Erçakıca’nın evinin dinamitlenmesi, YKP’nin kurşunlanması, CTP’ye konan bombalar, Fadıl Çağda’nın evinin hedef alınması, 1996’da Kutlu Adalı’nın öldürülmesi de bir dipnot bile değildir çocuklarımıza okutulan “tarih” kitaplarında. Daha bunun gibi pek çok bildiğimiz ya da bilmediğimiz, duymadığımız olay...Kıbrıs’ta yaşamı biçimlendirmiş ancak günışığına çıkmasına izin verilmeyen olay...
Kendi tarihimizi kendimiz yazmamız, bu tarih yitip gitmeden kayda geçirmemiz gerek...Hem kendimiz, hem gençlerimiz, hem de gelecek kuşaklarımız için...