Sevgül Uludağ|Ana Sayfa


Yeraltı Notları, 22 Nisan 2001
Sevgül Uludağ

Hangi 500 yıl?

Ben hep buradaydım...

Dokuz bin yıllık tarihimiz boyunca, o inanılmaz kırmızılıktaki toprağımızı avuçladım, tohumları serptim, ekinlerin büyümesini izledim, emek verdim, ter döktüm...

Bu adanın çocuklarını yetiştirdim. Onların gözyaşlarını sildim, kanayan dizlerini, yanaklarında yol yol iz bırakan gözyaşı izlerini temizledim. Ben bu toprakların insanıydım, hep buradaydım, benim tarihim 500 yıllık değil, bu adada insan oldu olalı buradayım...

Köleliği gördüm, isyanları, Kanlıdere’nin üstüne kurulan köprülerde yapılan idamları. Kanlıdere’nin coşup taştığı günleri gördüm, Trodos’lardan Beşparmaklar’a, Leymosun’dan Baf’a, Girne’den Karpaz’a bu ülke benim toprağım oldu...

Balabayıs’ta bir manastıra kapandım, St. Barnabas’ta ortaya çıktım. St. Hilarion’da kraliçe penceresinin altında açan kırmızı karanfil, bir kırlangıç kanadına takılan gözyaşı şişesi oldum...

Lüzinyan soluğuma Venedik dantelleri karıştı, ben Kıbrıs’ta yaşayan Pisalıydım, Arnavuttum, Suriye’den, Mısır’dan, Filistin’den Arap’tım, kovuşturulan Yahudi’ydim, Rumdum ve Türkmen boylarından bu topraklara sürülmüş Türktüm. Hissettiklerimi telaffuz etmem yasaklanmış Kızılbaş bölgesinden Aleviler’dim. Yehuda’nın Şahitleri’ydim. Sesi kısılan, kendini ifade etmesine izin verilmeyen, baskı altına alınan herkestim. Oysa ben hepsini kimliğimde eritip şiş kebabına, hummusa, tahına, yalancı dolmaya, şeftalya’ya, aşureye, arnavut ciğerine, pastelliye, köftere ve sucuğa, zivaniyaya, gumandargaya, Kıbrıs’ın başdöndürücü gonyağına dönüştürdüm...Göçebe kültürüme yerleşik kültürü katıp taranayı, hellimi ürettim, hepsini bu toprakların kokusuyla yoğurarak...

Venedik’ten bir ayna sırlarını burada açtı bana, Lüzinyan krallığından bir prens giksiler yetiştirdi avlanmak için, ben hepsini atlattım, hep buradaydım, yaşamım süreklilik taşıdı, hiçbiri yokedemedi beni...Ben Kıbrıs’ın insanı, komplolar adasında, kimi zaman rüzgarlara kapılıp savrulsam, kimi zaman kendimi yokedercesine maceralara atılsam da hep buradaydım...

Bizansla Orta Asya’dan gelen Türk ve Ermeni kültürüne, Yakın Doğu’dan gelen Arap ve Musevi kültürünü kaynaştırdım, Yunan kültürüyle damıttım. Kıbrıslı yaptım...İncecik iplikler gibi dokudum onları – öyle ki ayrıştırmak mümkün olmadı, bir renk deryasına dönüştürdüm...

Bir gece Rodos’ta kekik kokusu başımı döndürür, zeytin yaprakları yakılıp kokusu yıldızlı geceye savrulur, dizlikli gençler orak dansını oynarken, bütün bu adacıkların ne denli yakın olduğunu, yüreğimin burada da, orada da aynı tempoyla attığını, Rodos mutfağının bana çok yakın olduğunu, Rodos’un da kültürümün parçası olduğunu keşfettim.

Bir gece İstanbul’da Şiribom’da yoğurtlu semizotuyla başlayıp Asmalı Mescit’te Arif’in Yeri’nde patlıcanla bitirdiğim mezelerin aslında 9 bin yıllık kültürümün parçası olduğunu, benim bunlardan ayrı düşünülemeyeceğimi kavradım. Bir çeyiz sandığından çıkan kolalanmış yasemin örnekli yastık yüzleriydim, mutfağa astığım, Lefkonuk’ta babamın çeyizi için işlenmiş perdelerdim, bir köy tezgahında dokunmuş kaba bir yüz peşkiriydim...Lefkara’ydım, yemenilerin çevresine işlenen oyaydım, üç etek uzun dantelli donla Karpaz kadınının geleneksel köy kıyafetiydim. Bu adada üretilen herşeydim ben, emek verilen, sevgiyle tanımlanan herşeydim...

Bir gece Atina’da Plaka bölgesinde kediler bacaklarıma sürünür, Londra’da Covent Garden’da bir pub’ta bira içerken, bunların da kimliğimin parçası olduğunu, Kıbrıslı’nın tüm bunları barındıran, özümseyen, içinde damıtıp eriten, tümünden bir halı dokur gibi binbir deseni karıştırıp yüzbinlerce motif üreten bir halı tezgahına benzediğini, nenemin bürüncük çarşaflarının kokusuna, nergis ve feslikan, roka ve güldamlasının karıştığını, bütün bunların beni ben yapan şeyler olduğunu keşfettim bir kez daha...Kadehimi Kıbrıslılığıma kaldırdım!

Birgün Karpaz’da uzun kulaklı, ıslak gözlü Kıbrıs eşekleriyle karşılaştığımda, onların ata benzediğini, kargaları da, kırlangıçları da, bu toprağın kıvrık bükük zeytin ağaçlarını da çok sevdiğimi, topraktan başını çıkaran tavşan kulakları ve horoz laleleri için bütün yüksek tepelere tırmanabileceğimi, Kormacit’te bir meyhanede ya da Karpaz’da Cira’nın Yeri’nde bir Kıbrıslı kahkaha olabileceğimi biliyorum.

Bana “Sen yoksun” ya da “Sen yalnızca son 500 yıldır bu topraklarda varsın” diyenlere gülüyorum!

Ben 500 yıldır değil, binlerce yıldır buradayım, ayaklarımı bu toprağa bastım, beni söküp atmak isteyenlere direndim, direniyorum...

Kültürü sayılara sığdırmazsınız, dokusunu çözemez, bu Rum’du, bu Türk’tü, bu kısmı Maronit, bu kısmı Latin’di, ha bu kısmı da galiba İtalyan etkisi diyemezsiniz!

Annem bisiklete biner, mayo giyer, Deve Limanı’nda yüz metre derine dalardı, ben araba sürüyorum, dünyanın dört bir yanına uçuyorum. İnternette dolaşıyorum. Bu akşam işten eve döndüğümde annem “Senin üstünde göz var” deyip zeytin yapraklarıyla tütüdüyor beni, binlerce yıldır bu topraklarda yapıldığı gibi, zeytin yapraklarından çıkan duman bahçeye savrulup gökyüzüne yükseliyor...Birgün ben de oğlumu, oğlum da çocuklarını tütütsün, zeytin yaprakları yakılsın, dumanını hep bu gökyüzüne savursun istiyorum...

Binlerce yıldan damıtılmış bir kültürün ürünüyüm ben, hep buradaydım ve bana “Sen yalnızca 500 yıldır buradasın” diyenlere inat, hep varolacağım...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa