Yeraltı Notları, 23 Nisan 2001
Sevgül Uludağ
Çocuklar dünyayı elimizden alsın!
Kıbrıs’ın kuzeyinde çocuklar için pek birşey yok, herşey “büyükler” için ayarlanmış. Bugün 23 Nisan Çocuk Bayramı’ydı, bu bayram yüzünden çocuklarımız perişan edildi. Aylarca sahalara taşınıp, yağmur çamur, güneş rüzgar demeden “prova” yaptırıldı. Erkek çocuklar sözümona “ritmik hareketler” adı altında, asker abileri gibi “piramitler” yapmayı, komutları duyunca sağa sola dönmeyi falan “öğrenirken”, kız çocuklar da sözümona “dans gösterisi” yapmayı “alıştı”.
Çocuklar yıl boyunca bir güncük dahi olsa, doyasıya gülüp eğlenemiyor, kendileri için birşeyler yapamıyor...23 Nisan törenleri, büyüklerin seyretmesi için düzenleniyor. Her gelen hükümet bu acayip geleneği sürdürüyor. Hiçbiri de “Ben bu işten vazgeçtim, çocuklara bir parti vereceğim, gönüllerince dansetsinler, oynasınlar, eğlenceli yarışmalar düzenleyeceğim” falan demiyor. Bir önceki yıl olduğu gibi, aynı program, aynı düzen, aynı tür müziklerle çocuklar, büyükler için dansetmek zorunda bırakılıyor, gösteri yapmak durumunda kalıyor.
23 Nisan’ın dışında okullarda da hiçbirşey çocuklara göre ayarlanmamış. Bir fizik dersi mi var? Bir deney mi yapılacak? Öğretmen çocuklara “Gidin, evde yapıp getirin, puan vereceğim” diyor. Pillerin bir lambayı çalıştırmasını gösteren bir deney ya da yılsonu sergisi için çocukların yapacağı elişleri hep anne babaların yardımıyla kotarılıyor. O zaman öğrenmek, deney yapmak, denemek ve yanılmak ve doğrusunu bulmak, bir grup çalışması olmaktan çıkarılıp, yapılması zorunlu ve nasıl yapılırsa yapılsın farketmez, yeter ki ürün sınıfa götürülsün şeklinde bir angaryaya dönüşüyor.
Yılsonu sergileri de, daha çok anne babaların ürettiği ürünleri yine anne babaların seyretmeye gittiği, yine büyüklere yönelik birer sergiye dönüşüyor. Resimde de, fen bilgilerinde de bu böyle...Çocuklara birlikte birşeyleri paylaşma, bir görevin üstesinden gelme gibi konularda sınıf içinde sorumluluk verilmiyor, “Gidin evde yapın” deniliyor.
Çocuklar için doğru düzgün çocuk parklarımız bile yok. Oralara, gidecek yer bulamayan gençler ya da kaçak işçiler takılıyor. Polis narkotik şubeleri, uyuşturucu satıcılarını yakalamak için hala çocuk parklarında satıcılara “randevu” vermekte sakınca görmüyor.
Çocuklarımız için ne yapıyoruz? Okulda Türkiye’nin tarihini, coğrafyasını, Oğuz boylarının nereden geçip Malazgirt savaşının nerede olduğunu ezberlemek zorunda kalırlarken, sesimizi çıkarıyor muyuz? Onlara bu toprakların coğrafyasını, tarihini, kültürünü sevdirme çabamız var mı?
Birkaç kültür derneğinde halkdanslarını oynamayı öğretmekle mi yetiniyoruz yalnızca?
Kıbrıs’ın kuzeyinde çocuklarımıza yönelik tek bir dergi, tek bir gazete, tek bir internet sitesi yok. Çocukların özel derslerden ve ödevlerden başlarını kaldırıp da gidebileceği tek tük “folklör derneği” dışında doğru düzgün, onları açabilecek, ilgilerini çekebilecek, çocukluklarını yaşayabilecekleri dernekler yok...
Çocuklar için yazan birkaç yazar biliyorum yalnızca: Aysel Gürmen, Ayşen Dağlı ve Neşe Yaşın.
Neşe, çocukluğunun uçarı sevinçlerini asla yitirmedi. Yeryüzüne hep yepyeni bir bakışla bakan çocuksu meraklarını kaybetmedi. Bunları başardığı içindir ki, çocuklarla çok iyi anlaşabiliyor.
Aysel Gürmen Kıbrıslı ama Türkiye’de yaşıyor. Selen’in öyküleri dizisinde bir kitabını tümüyle Kıbrıs’a ayırıyor.
Ayşen Dağlı kendi çocuklarına masallar anlatırken, onlar için masallar yaratmaya başlamış, çünkü çocuklara yönelik bildiği masallar yetmiyormuş.
Dağlı, masal anlatma şölenlerinde hep aynı masalların anlatıldığını, bu nedenle bir keresinde sunucunun izleyicilerden özür dilediğini, kendisinin de masallar kaleme almaya bunu duyduğu zaman söz verdiğini söylüyor.
“Yeni masalları çocukların önüne koyamıyorduk demek ki...O zaman kendime söz verdim. Bir sonraki yıla dek en az iki masal kaleme alacaktım” diyor.
Bu akşam Ayşen Dağlı’yla telefonda konuşuyoruz. Neden çocuklar için birşey üretilmiyor? Neden herşey büyükler için? Ona bunu sormak istiyorum, çünkü çocuklar için üreten ender insanlarımızdan...
Bana masalların dünyasını anlatıyor...”Eskiden sözlü yaratılır, sözle taşınırdı. Bir harman yerinde insanlar otururdu, bir masal dedesi olurdu, masal anlatırdı. Aslında masallar çocuklara değil, büyüklere yönelikti. Ama çocuklar da anneleri babalarıyla bu masalları dinlerdi. Artık dünya değişti, yenilikler oldu, masalların içi boşaldı, hayal sınırlarını zorlamaz oldu...Balık insanı karnında taşır, okyanusları geçirirdi masallarda. Şimdi denizaltılar var. Ağzından ateş püsküren demir kuşlar vardı masallarda, şimdi uçaklar var...Yani artık masallarda yeni şeyler söylemek lazım...”
Masallara ihtiyacımız var...Ayşen Dağlı böyle söylüyor. Çocuklar yazdıklarını çok iyi karşılarken, “Büyüklerin durumu daha vahim” diyor. Çünkü ona göre çocukların ruhunda hala, insanın özü var, merak var, sevgi var, oysa büyüklerin ruhu “sanki yaşamıyor, ölü gibi...”
Çocuklarla çeşitli kitap günlerinde buluşuyor Ayşen Dağlı. “Onlarla buluşmalarım çok doyurucu olur” diyor, “Çocuklar bana doğru yolda olduğumu gösterir. Çok büyük içtenlikle eleştirirler, sorular sorarlar...”
Ayşen Dağlı’ya, bu topraklarda, çocuklara yönelik neden pek birşey üretilmediğini soruyorum.
“Çünkü çocuklar küçümseniyor” diyor, “Ciddiye alınmıyor...Çoğu insan, çocuğa harcanacak zamanı boşa gitmiş gibi görür...”
Ve bir de umutsuzluk...Aydınların ve yazarların umutsuzluğu...Oysa Ayşen Dağlı’ya göre böyle bir lüksümüz olamaz...
Yaşamdan kopardığı küçücük zamanlarda sürekli yazan, evde her odada, her çekmecede kağıt kalem bulunduran, sürekli çocuklara ve gençlere zaman ayıran, öğle yemek zamanlarında hep onlarla randevulaşan ve onlarla geçirdiği zamanların kendine “şiir parçaları, masallar” olarak geri döndüğünü anlatan Ayşen Dağlı, çocuklar için birşeyler üretilmemesini “İnançsızlığa, umutsuzluğa” bağlıyor. “Sürtüşerek enerji tüketiyoruz, oysa dayanışmak gerek” diyor...
Ona göre eskiden bilgi, yaşam tecrübesiydi. Oysa çocuklarımızın yaşam tecrübesi olmaksızın bilgiye hızla ulaşmaları, geçmişe göre onları farklı kılıyor.
“Bizi bizle yüzleştiriyorlar, bize saygı ya da sevgi göstermeleri gerekmiyor, ellerinin altında internet var, bilgisayar var, her tür bilgiye anında ulaşabiliyorlar...” diyor.
Tüm bunlardan büyükler korku duyuyor...Çocukları görmezden gelmeye, onları küçümsemeye ya da yok saymaya kalkışıyor...
Kuşaklar arası tabuların ve hiyerarşinin yıkılmakta oluşu ne güzel diye düşünüyorum!
Ve aklıma Nazım Hikmet’in dizeleri geliyor:
“Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler...”