Sevgül Uludağ|Ana Sayfa


Yeraltı Notları, 28 Nisan 2001
Sevgül Uludağ

“Her aşk doğduğu yere benzer...”

Faize Özdemirciler, 1964’te Kıbrıs’ta doğmuş, 10 yıl güneyde, 8 yıl kuzeyde yaşamış. 1982’den bu yana İstanbul-Kıbrıs arasında geçiyor yaşamı...Yitik Manzaralar, Hüzzam Bozuldu, Deli Temmuz bundan önceki kitapları.
Faize Özdemirciler’in “Her aşk doğduğu yere benzer...” adlı şiir kitabı Hera yayınları tarafından yayımlanmış bu ay...
Bugün Şener Levent, “Faize’nin son kitabını gördün mü?” diye soruyor. “Her aşk doğduğu yere benzer”i, üstelik Faize’nin imzasıyla, bana veriyor.
Faize Özdemirciler’in şiirlerini gazetelerden izliyorum, baskıdan yeni çıkmış bu kitabını “...tarih boyunca ve bugün köklerinden koparılan, doğdukları yerleri terketmek zorunda bırakılan, göçe zorlanan, acılı insanlara” adıyor.

“Tarih yalan söyler, coğrafyanın burnunu uzatır göçler”de şöyle yazıyor Faize:

lakaplara göre dağıtılan mektuplarla
keten üzerinde ateşkes olurdu kuşlukvakitleri
istanbul’dan zeynel abidin cümbüş
atina’dan titsanis, manoli, rita
bizden de bir tutam yasemin şarkılara
silahlar mı...sonra

gitmek kurumaktı
kalmak doğu’yu batı’yı unutmak
şu kuzey’de güney’de ne var
bak dereyi küçümseyenler
tenlerindeki tuzu atacak su bulamıyorlar
altmışdörtlü çocuklar hep savaş
ve ben tarihin üstüne yürüyen
şeffaf bir kelebek sanıyorum kendimi

haritanın yırtıldığı günü
bayram sanarak büyüyor bebekler
sahiller beden yıkamamış yalamamış
sokaklar hiç ayaklanma görmemiş sanki
okuldan kaçtığı günleri unutan
aşıklar düştü payıma
test sorularında hiçbiri’ni işaretleyen
çocuklardan başka umudum yok şimdi

tarih yalan söyledi coğrafyanın burnu uzadı
yeşil çizgiye kadar sevebildik birbirimizi
dışarda geçen zamanlar çook uzadı

her aşk gibi bizimki de
benzeyecekti yaşadığı göçlere

Şiir kitabında, Faize Özdemirciler’in bir de düzyazısı var, “Kırgın bir evin fotoğraflarını okurken hatırlamak ve hatırlatmaktır niyetim...”
“Duvarımız” filminin yönetmeni Panikos Hrisanthu, Faize’nin doğduğu evi arayıp buluyor, fotoğraflarını çekiyor, ona gönderiyor. Yazı, bu evle ve o evdeki anılarla ilgili...Yazının bir yerinde şöyle diyor Faize:
“...Küçük odaya giriyorum. Bir zamanlar zeytinyağıyla dolu küpler, zivaniyayla dolu bidonlar, damacanalarla hellimler, turunç ve ceviz macunları, babamın içkisi için bergamot suyu...her şey orada duruyor mu...Şiir durduğunu söylüyor. Şiir güzel aromaların pis kokulara dönüştüğünü bunun savaşın ve tarihin kokusu olduğunu da söylüyor...
74 yazı boyunca, haberlerden başka bir şey dinlenmedi küçük el radyolarından. Sabahın ve akşamın ses yıldızları bitti, gitti. Erkekler Kıbrıs Meselesi’ni konuşup durdular yaz boyunca. Yapabilecekleri hiçbir şey yoktu, içtiler... (Yıllar sonra aynı coğrafyanın öteki yakasında yine yapabilecekleri bir şey olmayacaktı, yine içeceklerdi...)
Sonra iskambil oynadılar sigarasına. Tütünleri bitti sonra, kurumuş asma yapraklarından sigara yaptılar...Kahve de bitti sonra. Azar azar köyü terkedip kuzeye, daha güzel evlerin olduğu yerlere kaçanların evlerinde kahve kutularını aradılar buldular, o da bitti! Köyün papazı geldi bir gün evin arka kapısından, sigara, kahve getirdi. Gitmeyin herşey düzelecek dedi. Tekrar geldi korkmayın dedi. Son gelişiydi annemden dedemin bir fotoğrafını istedi.
Karar verilmişti, ada bir elma gibi ortasından bölünecekti ve ikiye bölünmüş bu ada kimseye doğru düzgün yurt olamayacaktı bir daha. Atadan kalma her şey harabeye dönüşmek üzere terkedilirken hesaba katılmayan bir şey vardı, yaşananların şiire ve yazıya dönüşeceği, bunun hep böyle olduğu...Gösterilen yeni yer bir çırpıda yeni köy, terkedilense eski köy olurken alelacele çıkartılan ve bir süre sonra yağmacılığa dönüşen eşdeğer yasasıyla sözümona terkedilen her şeye bir karşılık arandı, puanlar hesaplandı ama bu yüksek tavanlı evin, biriktirdiği anıların kaç puana geleceğini kimse hesaplayamadı.
Yabancı haritalara yaranmak uğruna çıkartılan savaşların bildiği gibi yaşanamayan hayatların, dayatılan göçlerin çocuk belleğinde bıraktığı izler ne yapar eder şiire dönüşür sonunda. Böyle bir çocukluğun beyinde beyaz lekelere yol açacağını, bu lekelere plak denmesinin havan toplunun parçaladığı taş plaklarla bağlantısı olabileceğini, sinir uçlarımı hiç sebepsiz terk-i diyar eden miyelinin, doğduğu evi sebepsiz terkeden küçük bir kız çocuğu olabileceğini, nihayette plaklarıyla lezyonlarıyla bir asırdır gizemini koruyan multiple sclerosis’in şiiri dayatacağını o zamanlar bilemezdim, şiirin kronik hastalık anlamına gelebileceğini de...
Bir manyetik rezonans raporunun sonuç bölümünü yazar gibiyim şimdi. Beyaz cevherde kararmaya yüz tutmuş duvarlar. Sol kapsüla internada yuvasını terketmiş multiple kuşlar. Sol serebellar hemisferde aktif dönemde olmayan taş plaklar. Yırtık bir haritanın frontal bölgesinde kırgın bir evin hüzzam kederi ve Seferis’in unutulmaz dizesi: bilirsin kolayca husuzlaşır evler bomboş kalırsa.”
Kıbrıs’ın ikiye bölünen haritasında yüreğinin isyanlarını, hüzünlerini, anılarını yazıyor Özdemirciler:

“uzun soluklu romanlar uğruna düştük yollara
olan çaldırdığımız hikayelere oldu

üzümlerimiz ezilir de şarap olmaz şimdi
her şey padişah selim’in inadına

geç büyür çocukluğunun onuncu yılını
savaşla geçirenler, zaman uçurtmalarla
buluşturur onları

üç baş biraraya geldi mi peygamer falı
maraz üstüne maraz, göç yolları, deniz yolları

vize verilmeyen bir pasaporta
kaç ömür sığdırdık biz, kaçını sığdıracağız daha...”

ya da

“utançlarımı çoğalttı tarih
ikiye katladı coğrafya
bahçeleri terk edip
çorak topraklara göçerken
yemin ettim
turuncu giymedim bir daha”

“Her aşk doğduğu yere benzer”, bizi bize anlatıyor...




Sevgül Uludağ|Ana Sayfa