Yeraltı Notları, 29 Nisan 2001
Sevgül Uludağ
Dar alanda kısa paslaşmalardan vazgeçelim!
Kıbrıs’ın kuzeyi, “dikenli” konularda fikir üretilmeyen, tek tük seslerin dışında geleceğimizi ilgilendiren konularda kafa yorulmayan bir toprak parçasına dönüştürüldü.
Kıbrıs sorununun çözümünde toprak ayarlamaları, göçmenlerin dönüşü, iki toplumun iktidarı paylaşması gibi konularda çözüm alternatifleri ortaya koyarak tartışma yürüten pek yok.
Bunun nedeni belki pek çok kesimin kuzeyde yaratılan sisteme entegre olması, statükoyu benimsemesi ve her tartışmaya ancak statükonun a priori kabul edilmiş olacağını varsayarak ağzını açmasıdır. Muhalif pek çok kesim için de bu geçerlidir. Öyle olmasaydı, “dikenli” konularda farklı sesler duymaz mıydık? Partiler ve sivil örgütler, fikir üreten yerler olmaktan çoktan çıkarıldı, “dar alanda kısa paslaşmalar”la meşguller. Bu da fikir yaşamımızı yoksullaştırıyor, statükonun dar çerçevesi içinde saplanıp kalınmasına neden oluyor.
Tartışmaktan kaçınılan sorunlardan en önemlisi ve belki de en “dikenli”si, hiç kuşkusuz göçmenlerin evlerine dönme hakkı konusudur. Bu sorun nasıl çözümlenecek, her iki toplumu da şöyle ya da böyle tatmin edecek bir sonuca nasıl ulaşılacaktır?
Kıbrıslı Rum göçmenlere “Evlerinizi yerlerinizi unutun, kesinlikle dönmeyeceksiniz, olduğunuz yerde kalın çünkü biz böyle istiyoruz” demenin bir çözüm olmadığı geçen yıllar boyunca ortaya çıktı.
Kıbrıs Türk tarafı öncelikle ve uluslararası hukukun da öngördügü çerçevede, prensip olarak insanların evlerine dönme hakkını kabul etmeli, ancak bunun pratikte nasıl çözümleneceği konusunda da ortaya alternatifler koymalıdır.
Eğer Kıbrıs sorununun çözümü uluslararası hukuğa uygun gerçekleşecekse –ki bundan kaçınmanın olasılıgı olmayacaktır-, o zaman Türk tarafının bu dönüş hakkını prensipte kabul etmesi zorunlu olacaktır.
Dikkat edilirse burada önerilen tüm ya da bir kısım Rumların kesinkes, koşulsuz ya da prensiplerden yoksun olarak ve özellikle Türk toplumu içinde derin infial yaratacak şekilde geri evlerine dönmesi degil, dönüşün prensipte benimsenmesidir.
İkisinin birbirinden çok farklı şeyler oldugunu bilmem vurgulamaya gerek var mı?
Pratikte bu nasıl çalışacaktır? Tüm Rum göçmenlerin geride bıraktıkları evlere dönmesi 1977-79 Doruk Anlaşmaları’nın öngördüğü iki bölgelilik prensibiyle bağdaşmayacağına göre, demek ki pratik çözümlerde evine dönmek İSTEMEYENLERE tazminat ödenmesi gündeme gelecektir. Bu tazminatı yalnızca Türk tarafının değil, sorunun yaratılmasında kilit rol oynayan Türkiye, Yunanistan, ABD ve İngiltere’nin de üstlenmesi gerekir.
Kıbrıs’ın kuzeyinde barış güçleri dahi bu sorunu açıkça tartışamıyor, konuştuğunuzda “Ne yani, ben bu kadar yıldır yaşadığım evden çıkacağım ve yerime Rum mu gelecek?” diyorlar. “Rumlar evlerini unutsun” diyorlar.
Düşünülen o değildir aslında. Bunun önerildiği de yok.
Sadece şu vardır: bu sorunun çözümünde her iki toplumda da bir adalet duygusu yaratılmazsa, sorunlar büyüdükçe büyüyecek, geleceğimizi ipotek altına alacaktır. İstenilen bu mudur?
Barış güçleri olarak Kıbrıs’ın kuzeyinde kendi can güvenliğimizin dahi tartışıldıgı bir ortamda Kıbrıslı Rumlara “Buyurun gelin” dersek ve sonra onları koruyabilecek koşulları yaratamazsak, bunun hesabını kim verecektir?
Kuzey Kıbrıs’ta yaşamayı seçecek ya da iki tarafın kabul edebileceği sayıda geri dönüşü sağlanacak Kıbrıslı Rumlar, “gettolar” mı oluşturacak, birer azınlık durumunda kilisesine, okuluna giden, toplumla kaynaşmayan bir kesim mi olacaktır?
1974’ten sonra Türkiye’den adaya aktarılan nüfusla kuzeyde yaşayacak Kıbrıslı Rumların ilişkisi nasıl olacaktır? Eğer aktarılan ve sürekli dış güçlerin denetiminde tutulan bu nüfusun gerici-ülkücü kesimi, çözümden sonra ilişkileri zehirlemek için kuzeyde yaşayacak Rumları bir tür “rehin” konumuna sokarsa, barış güçleri buna karşı nasıl önlem alacaktır?
Tüm bu sorular kafamı kurcalıyor...Adana’dan ya da Konya’dan gelmiş bakkala gidip alışveriş eden bir Rum’u düşünüyorum ya da Karpaz bölgesinde Karadenizliler kahvesine gidip kahve içen bir Rum’u...
Eğer barış güçleri olarak bulunacak çözümün ve çözüm sonrası oluşturulacak düzenin tümüyle uluslararası hukuğa dayalı, evrensel insan haklarının geçerli olacağı bir düzen olmasında ısrar etmezsek, adanın silahsızlandırılması ve askersizleştirilmesi için çaba göstermezsek, imzalanacak kağıt parçasının fazla bir anlamı olmayacak.
Silahsızlanma ve askersizleştirme zaten 1977-79 Doruk Anlaşmaları’nda öngörülüyor ama Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu bunu önerince, muhalefet dahil herkes kıyameti koparıyor.
Kendi nüfusumuz üzerindeki denetimi çoktan kaçırdık, çözümle birlikte bu denetimi kazanmakta ısrarlı olmalıyız.
Ve artık Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türklerin buluşmalarında, evlerimizi yerlerimizi ziyaret etmenin, festivallerde birlikte şarkı söylemenin ötesine geçerek, göçmenlerin evlerine dönüşün prensipte uluslararası hukukun bir gereği olduğunu ama bunun pratiğe nasıl yansıyabileceğini tartışmalı, iki toplumun iktidarı paylaşması gibi “dikenli” konularda birlikte düşünce üretmeye başlamalıyız.
Dar alanda kısa paslaşmalardan vazgeçelim diyorum. Topu daha yükseğe atalım, fikir üretelim...İçinde bulunduğumuz örgütleri, partileri, temasta olduğumuz insanları düşünmeye çağıralım. Geleceğimizi ipotekten kurtarmak istiyorsak, işe düşünerek ve düşündüğümüzü tartışarak başlayalım...Benmerkezciliğimizi, statükonun sağladığı çıkarları bir an için olsun bir yana koyalım, “öteki”lerin acılarını, yitirdiklerini, özlemlerini, temel insani ihtiyaçlarını da görmeye çalışalım. Aksi halde bu dar alanda kısa paslaşmalar sonumuzu getirecek.