Yeraltı Notları, 2 Nisan 2001
Sevgül Uludağ

Yitirdiğim Lefkoşa

Bu eski mahkeme binasını çok iyi hatırlıyorum. Komiser Nihat amcayı, Tapu Dairesi'ni, Kimlik Kayıt Dairesi'ni, doğum kağıdı verilen bölümü, taş merdivenleri, süslü ranzaları, tahta trabzanları, güneşi içine çeken sarı taşları çok iyi hatırlıyorum...Çocukluğum bu binalarla Sarayönü'ndeki "Milli Kütüphane" arasında gidip gelmekle geçti çünkü. Annem kütüphaneciydi, ablam ve eniştem bu mahkeme binalarında çalışırdı. Sarayönü'nde Osman Gezer, Cadbury çikolataları, mezdekili sakızlar, baf sakızları, kuruyemişler satardı, çevresinde hep kediler olurdu. Onun yeşile boyalı seyyar arabasını, gelip geçenle şakalaşmasını hatırlıyorum.

Bir de şekerbademci vardı, o akşamüstüleri geçerdi. Kağıttan bükme bir foninin içinde kocaman şekerbademler alırdık, sıcacık olurdu, bir daha asla öyle şekerbadem yemedim hayatım boyunca...

Bir keresinde bu sokaktan uzun tahta değnekler üzerinde bir cambazın geçtiğini bile hatırlıyorum. O zamanlar pek eğlencemiz yoktu. Herkes balkonlardan, pencerelerden sarkmış, cambazı görmeye çalışmış, o gün bütün mahalleyi büyük bir heyecan sarmıştı.

Göçmen ve yoksul çocukların gittiği Arabahmet İlkokulu ise tam ters yöndeydi. Ben bu okulun öğrencilerindendim. Bahçesi yoktu, yalnızca ufak bir avlusu vardı. Ülkü hocanımı, akordeonuna hayran kaldığım Nesrin hocanımı hatırlıyorum. Müdürümüz Fikri Karayel'i hatırlıyorum...

Lefkoşa eskiden küçücük bir yerdi...İnsanlar birbirini tanırdı. Ben cumbalı evlerin neredeyse birbirine dokandığı daracık sokaklarda yürümeye bayılırdım. O zamanlar "kurtarılmış bölge"ler pek yoktu. Şehir içinde rahatça yürüyebilirdiniz. Son birkaç yıl öncesine dek asla bir araba satın alacak param olmadığı için yürürdüm. Bu nedenle Lefkoşa'yı avucumun içi gibi bilirim.

Oysa giderek bu kent bana yabancılaştı. Artık her bahar, yanından geçtiğim şeftali ağacının pembe çiçeklerinden bir tanecik koparamıyorum, o bölgede yürümek imkansızlaştı çünkü. Bir sokaktan arabayla geçmekle yürüyerek, gezine gezine geçmek arasında dağlar kadar fark var. Yürüdüğünüz zaman sokakları solursunuz, o sokaklardaki yaşamın parçası olursunuz.

Mahalle aralarından yürüyerek geçtiğim evlerin önünde, renklerini ve alışkanlıklarını ezberlediğim kediler olurdu - sanki birbirimizin yolunu gözlerdik. Onlara bakar, bazan durur onları okşardım. Kedisiz bir kentin hayalini kurmak bile korkunç olurdu. O zamanlar, Lefkoşa'da sanki daha çok kedi, daha çok kuş, daha çok çiçek vardı. Sanki insanlar daha özenliydi, evlerinin önünü ikindi olduğunda bir kovayla sular, iki hasır sandalye atıp kucaklarında ya mulihiya, ya taze böğrülce ayıklarlar, gelip geçene seslenirlerdi. Kapıların önünde saksılar içinde ya karanfil, ya eski yağ tenekelerine ekilmiş sardella veya feslikan dururdu. Gül damlasına rastladığım bile olurdu...Bu evlerin küçücük de olsa, arka bahçeleri olduğunu bilirdim. Geçerken burnuma o gün hasbelkader pişen neyse, onun kokusu vururdu: diyanis kokusu, düdüklüde pişen kolokas ya da asma yapraklarına tek tek sarılmış dolmanın o iç bayıltıcı, dayanılmaz kokusu...

Akşamları kent serinlerdi ve ben işten eve dönerken, gecetütenlerin kokusu sarardı her yanımı. Arada bir Kıbrıslı'nın kebap yaptığı, mahalleyi dumana boğduğu o daracık sokaklar benim doğduğum Lefkoşa'nın ta kendisi olurdu. Bahçede yaseminin altında oturur, bir kitaba dalardım. Ya da annem zeytin yapraklarıyla beni tütütmeye çalışırdı. El ayak çekildiğinde, baykuşların sesi uykuma eşlik ederdi, arada bir köpek uluması duyulurdu. Sabah olurdu...Kumruların, serçelerin, güvercinlerin kanat sesleriyle uyanırdım. Gözlerimi açtığımda, hayat benimle birlikte akıp gitmek üzere kapının eşiğinde sabırsızlıkla bekler olurdu...

Mahallede biri kavga edecek olsa, herkes kaygılanır, "aman birşey olmasın" diye koşup bakardı. Kavga eden komşular ayrılır, yatıştırılırdı. Küslükler uzun sürmezdi. Gerçi ömür boyu bir inat uğruna birbirine konuşmayan insanlar da hatırlıyorum ama bu biraz garipsenirdi.

Tel örgütler, toprak yığınları ve barikatlarla ikiye bölünmüş bu kentte bademler çiçek açtığında görülmeye değerdi. Bir de sarı papatyalara bayılırdım. Topraktan fışkırırlar, renkleri beni deli ederdi.

Şimdi Lefkoşa, sanki elimden kayıp giden, yitirdiğim bir kent...Artık daracık sokaklarında yürüyemiyorum. Çorbacılar, lahmacuncular, pansiyonlar, kaçak işçi bölgeleri, askerlerin video seyrettiği izbe kahvehaneler doğup büyüdüğüm bu kenti işgal etti. Surlariçi hızla boşalıyor, Kıbrıslılar uzağa, daha uzağa gitmeye çalışıyor...Surlariçi bir tür "kurtarılmış bölge" haline getirildi. Buralarda artık akşamüstü kapısının önünü sulayan, hasır bir sandalyede oturup komşusuyla sohbet eden insanlar görmek zor.

Lefkoşa elimden kayıp gidiyor, bu kenti tanımaya, anlamaya çalışıyorum. Sanki artık başka bir yerde, başka bir kentte yaşıyorum. Sanki artık o yabancılaştığım daracık sokaklar bana yasak gibi...

Bugün çok iyi tanıdığım mahkeme binalarındaydım. Yığınla insan mahkeme avlusunda bekleşiyordu. Gazetede yayımlanan bir yazı için başsavcılığın açtığı davanın duruşmaları nedeniyle, neredeyse her hafta bu avluda sıranın bize gelmesini bekliyorum.

Kalabalıklar, kalabalıklar, kalabalıklar...Davalar, anlaşmazlıklar, hüzünlü, öfkeli, korkulu insanlar...Bir genç koltuk değnekleriyle iki saat ayakta dikiliyor, kimse onunla ilgilenmiyor. Herkes kendi derdinde...Herkesin ateşi, kendi düştüğü yeri yakıyor...İnsanlar birbirine yabancılaşmış, kent büyümüş, nüfus değişmiş, acılar, hüzünler artmış sanki...

Gözlerimi kapatıyorum ve bir an kendimi New York'ta Perulular ya da Arjantinliler arasındaymış gibi düşlüyorum.

Genç bir avukat, kızkardeşinin Ankara'da çok koşuşturmalı bir yaşamı olduğunu, onun buraya gelmesi gerektiğini savunuyor. Ona, "Burada herşey normal gibi görünüyor ama hiçbirşey normal değil. Burası sürrealist bir ülke, farketmedin mi?" diyorum. "Bu kentte insan yavaş yavaş çıldırabilir!"

Buna çok şaşırıyor. Çünkü henüz genç, sürrelist yaşamımız onu henüz bunaltmamış.

Askerden gelen oğluyla birlikte sıra bekleyen bir kadın, "Yanıma sigara almayı unuttum, param da yok" diyor oğluna. Kahveci alel acele önümüzden geçip gidiyor. Canım kahve çekiyor, oysa sıra bize gelebilir, iki saattir bekliyorum, ansızın çağrılırsak diye bir yere ayrılamıyorum. Bu binada çocukluğumu arıyorum, geçtiğim yerleri, tırmandığım merdivenleri...Hiçbirini bulamıyorum. Osman Gezer de çoktan öldü zaten, onun kahkahasını duymak mümkün değil artık. Lefkoşa'nın kedileri nereye sığındı? Onları seven bir Osman Gezer olmayınca, nereye gittiler? Kendimi Kafka'nın romanlarında dolaşır gibi hissediyorum.

Bu çıplak avluda, bahçeyi süpüren çöpçüye, "Neden bankları güneşe koymuyorsunuz? Bak insanlar üşüyor" diyorum. Doğu Anadolu şivesiyle bana "İnsanların pis olduğunu, avluyu kirlettiğini, onun için buralardaki bankları kaldırdıklarını" anlatıyor.

Yani herşey normal görünmeli.

Oysa hiçbirşey normal değil. Lefkoşa hiç değil.

Eskisini anımsadıkça, yenisi bana daha da ağır bir bulantı veriyor.


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa