Yeraltı Notları, 3 Nisan 2001
Sevgül Uludağ

Yaşamımızın parçasına dönüşmüş ayırımcılık...

Kıbrıs'ta kimliğinden, isteklerinden, hedeflerinden, varmak istediği noktadan taviz veren hep kadın oluyor.

Herhangi bir tartışmada ilk hırpalanacak, suçlanacak, öfkelenilecek olan kadınlardır.

Ayırımcılık, erkek egemen yaşama o denli sinmiştir ki, bu hareketler, bilinçli ve kasıt öngörülerek yapılmaz ama sonuçta ayırımcılık devam eder, itirazlarımız cılız kalır, sesimiz duyulmaz.

Aslında kadınlara karşı ayırımcılık, doğrudan doğruya bir iktidar alanı olarak görülen aileden başlayıp toplumun her birimine yayılır. Kadın, Simone de Beauvoir'in tanımıyla "İkinci Cins"tir, esas olan erkeğin egemenlik alanının her yerde sürdürülmesidir. Aile toplumun temel birimlerinden biri olduğuna göre, bu alan da bir "iktidar savaşları" alanına dönüştürülmüştür. Aile Yasası değiştirilmiş, "aile reisi erkektir" ibareleri kaldırılmış olsa dahi, yine de bu egemenlik binlerce yılın birikimiyle devam ediyor.

Kadın taviz verecektir, fedakarlık yapacaktır, ne için? Ailenin devamı, çocukların geleceği ve mutluluğu için. Kendi mutsuz olmuş, çalışma yaşamında ya da günlük yaşamda varmak istediği noktaya varamamış, bu herkes için önemsizdir. Çünkü erkek egemen kültürde, kadın zaten fedakarlık yapacak biçimde yetiştirilir.

Geçtiğimiz günlerde bir atölye çalışmasında kadınlar "Kendimize ayıracak zamanımız yok, kendimizi eğitecek, kendimiz için birşeyler üretecek zamanımız yok" diyordu. "Önce çocuklar ve ev işleri var. Ev içinde paylaşım olmayınca, ne politikada, ne çalışma yaşamında bir yere varamıyoruz..."

Kadın, toplumsal yaşama atılacak biçimde yetiştirilen erkekler gibi, "kamu alanı" tabir edilen politika, ekonomi, iş yaşamı gibi alanlarda deneyime sahip değildir. Bu deneyime sahip olma fırsatı da olmayınca, bu fasit bir daire gibi, onu geleneksel, toplumun dayattığı rollere hapseder.

Bir kadın "Eşitlik göstermeliktir" diyordu, "Hala baskı altındayız. Özgürlüğümüzü, eşitliğimizi elde edemedik..."

Hala kalıp rollere hapsolmuş kadınlar ve erkekler, birbirlerine karşı önyargıyla yaklaşıyor. 2001 yılında olmamızın da fazla bir anlamı yoktur. Değişim, zahmetli ve acı verici bir süreç...20 yıl öncesine göre belki bazı adımlar atıldı oysa bazı alışkanlıklar, binlerce yıldır olduğu gibi aynen duruyor.

Bir kadınsanız, bir sivil toplum örgütünde çalışmaya girişmek istiyorsanız, öncelikle salt kadın olduğunuz için erkekler tarafından "ciddiye" alınmazsınız. Sivil örgütler de, siyasi partiler de erkeklerin "iktidar alanları" olduğuna göre, buralarda etkin olmanız hiç de kolay değildir. Görüşleriniz ne denli doğru ya da yerinde, önerileriniz ne denli parlak olursa olsun, bu birşeyi değiştirmez. Çünkü sivil örgütlerimize de erkekler egemendir ve bir kadının ortaya atılıp yeni ya da farklı birşeyler söylemeye kalkışması, genelde erkeklerin bıyıkaltı gülüşlerine, imalarına hatta açıkça kadınla dalga geçmelerine neden olur. Bir sendikada birşeyler yapmaya çalışan bir arkadaşımız, iki yıldır uğraşıyor, fazla bir yol aldığı söylenemez çünkü erkeklerden ona ve onun görüşlerine karşı büyük bir direniş var.

Batıda bir "glass ceiling"den bahsederler, yani kadının yükselmesini önleyen görünmez ama orada olduğu bilinen cam bir tavandan...Oysa ben bunu daha farklı tanımlamak istiyorum. Görünmez bir duvar diye tanımlamak istiyorum. Eğer örgütlerde görüşler salt bunları ortaya koyanın cinsiyeti kadın olduğu için değer bulmuyorsa, demek ki sivil örgütlenmelerimizde de kadınlar ve erkekler arasında görünmez duvarlar vardır. Bunları kırmak, aşmak, kadına ne eksik, ne fazla, yalnızca bir insan gibi bakılmasını sağlamak için, bu örgütlerimize daha fazla sayıda kadının girmesi, birşeyler yapmak isteyen tek tük kadınların, yeldeğirmenleriyle savaşırcasına, tek başına bırakılmaması gerekir.

Sivil örgütlerde ya da partilerde çalışmak, birşeyler yapmak isteyen kadınlar, tıpkı aile içinde toplum tarafından biçilmiş aynı rolleri karşılarında bulurlar: kadınlar, çaylar, kermesler düzenlemeli, ayak işlerini yapmalı, fazla sesleri çıkmamalı, birer kadın gettosuna dönüştürülmiş "kadın kolları"nda kendi aralarında dövünüp durmalı, seçim dönemlerinde erkek adaylar için kapı kapı dolaşıp ev ziyaretleri yapmalı, oy toplamalıdır. Ne de olmasa, kadınlar "iletişim" konusunda birer uzman gibidir: tek bir sözcük bilmeden dünyaya gelen bebeklere konuşmayı öğreten kadınlardır, toplumun onlara biçtiği "özel alan" tabir edilen duygular, sevgi, aile içi iletişim konularında yeteneklerini geliştirecek biçimde yetiştirilirler, o nedenle ev ziyaretleri yapıp oy toplamalarından daha "doğal" bir rol beklemeleri safdillik olurdu. İş politika üretmeye, kararlar almaya, karar mekanizmalarına geldi miydi de, bu "rollere" hapsolmuş kadınlar ya ciddiye alınmaz, ya da kendilerinde erkeklerin deneyimini görmediklerinden "talip" olmaktan çekinirler. Bu fasit daire, hemen tüm sivil örgütlerde ve tüm siyasi partilerde egemendir.

"Kadın mesleği" olarak görülen öğretmenlikte, üyelerin ağırlıkla kadınlardan oluşmasına karşın, geçtiğimiz günlerde yapılan KTÖS Genel Kurulu'nda 30 kişilik yönetim kuruluna yalnızca 5 kadın seçilebildi. Seçilemeyen kadınlar için gerekçeler de ilginç: soyadları yeterince tanınmış değil, çok süslüdürler, herkese selam vermezler...Erkek adaylar için benzer "kriter"ler geliştirilmediğinden eminim! Kadın bu tür örgütlerde bir yere aday olmayagörsün, derhal mercek altına alınıp incelenir. Kadın nasıl giyiniyor? Nasıl konuşuyor? Kocası ya da babası kimdir? Ailesi kimdir? Kimlerden gelir? Erkek adaylar için bu "inceleme" bu anlamda "es geçilir". Ve cinsiyet ayırımcılığı, kadının bir "insan" olarak görünmesini engelleyen "cinsiyetçilik", fasit daireleri kemikleştirir durur.

Bedelleri ödeyenler, ayırımcılığa uğrayanlar, tavizleri verenler, uzlaşma zemini arayanlar daha çok kadınlar oluyor...Tüm bunlar daha ne kadar sürecek, merak ediyorum...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa