Yeraltı Notları, 4 Nisan 2001
Sevgül Uludağ
UMUT FESTİVALİ’nin ardından...
CTP Gençlik Kolları ile EDON’un haftasonu Ledra Palace otelinde düzenlediği “Aynı gökyüzü altında” sloganıyla gerçekleştirilen UMUT FESTİVALİ’nin yankıları sürüyor.
Toplumumuz, iki toplumlu etkinliklere o kadar susamış ki, böylesi festivaller her zaman, daha çok da Kuzey’de yaşayanlardan büyük ilgi görür. Çoluk çocuk, yaşlı genç, herkes saatlerce Türk barikatında beklemeyi, zaman zaman aşağılanmayı ve büyük zorluklarla ara bölgeye geçmeyi dört gözle bekler.
İkiye bölünmüş bir adada yaşamak kolay değil. Hele bugünlerde yaşanan ve insanımızı derinden etkileyen ekonomik kriz ortamında, demokrasiden, insan haklarından söz edilemeyecek bir ortamda böylesi bir festivalin yapılması, Kuzey Kıbrıs’tan festivale 2 bin kişinin katılması, biraz da umudun nerede yattığını gösteriyor.
1974’te kurtarıldığını sanan ve bayram eden Kıbrıslı Türkler, bugün çok derin bir düşkırıklığı yaşıyor. 1974’ten sonra kurulan bütün sistemler çökmüş, Kuzey Kıbrıs’ta güvenilecek hiçbir kurum kalmamıştır. 1983’te ilan edilen KKTC’ye de ancak statükocu çevreler kendilerince “sahip” çıkıyor. Vatandaş neyi tutsa elinde kalıyor, lime lime dökülüyor...Böylesi bir ortamda artık Kuzey Kıbrıs’ta herhangi bir kurumun ya da yaşamın iyiye gideceğine kimsecikler inanmıyor, bu konuda umutsuzluk o kadar derinleşti, yaşananlar o denli birikti ki, insanlar Kuzey Kıbrıs’ı günlük yaşamlarında dertlerini çözecek bir “çare” olmaktan çoktan çıkardı.
Ancak Kuzey Kıbrıs dünyadan soyutlanmış değil, adamızdan da soyutlanmış değil. Milliyetçiliğin çirkin yüzü her iki tarafta da aynıdır: benzer strateji ve taktikler uygulanıyor, iki tarafın egemenleri işbirliği içindeymişçesine, birbirlerine yardımcı oluyor. Bugünlerde Kıbrıs’ın kuzeyinde CTP Gençlik Kolları, EDON’la birlikte UMUT FESTİVALİ düzenlediği gerekçesiyle Türk milliyetçi çevrelerinin saldırısı altındadır. Aynı şekilde Kıbrıs’ın güneyinde de bugünlerde AKEL saldırı altındadır: EOKA’yı anma törenlerine katılmadığı gerekçesiyle Rum milliyetçi çevreler AKEL’e saldırıyor. Yaşadıklarımıza bir anlam vermek, mantık aramak için çaba gösteriyoruz: iki toplumdan kadınların katıldığı uluslararası bir seminere katılımcı sayısını sınırlayan Türk tarafı olurken, Rum milliyetçi medyası da Rum kadınlara “sizin saçlarınızı traş etmek gerek, vatan hainleri!” diye saldırıyor. Bugünlerde yeni bir tartışma başlayacağa benzer: Rum milliyetçi çevreleri, Kıbrıslı Türk gazetecilerin sarı basın kartlarının artık Rum barikatında “basın kartı” olarak kabul edilmemesi için harekete geçiyor, böylece Kıbrıslı Türk gazeteciler kendi basın kartlarına sahip çıkmaya, hatta daha da ileri giderek bir tavır almaya zorlanacak.
Kıbrıs’ta 1974’te savaşlar yaşandı. Adada ateşkes hakim olsa da, çatışmanın doğası öyledir ki her gün kendi kendini yeniden üretir, statik bir durumda kalmaz. Kıbrıs’ta da “Kıbrıs sorunu” tabir edilen çatışma, kendini böylesi “yaratıcı” biçimlerde tekrar tekrar üretiyor, hergün yeni biçimler alarak, Kuzey’deki güneydekini, Güney’deki kuzeydekini besleyerek statükonun devamını sağlıyor.
Şimdi masada duran nedir? Kıbrıslı Rumlar Avrupa Birliği’ne birkaç yıla dek üye olacak. Bu durumda “Kıbrıs sorunu”nun, üyelik aşamasında “sorun” olmaması için ihtiyaç duyulan nedir?
Sanki Türk tarafı bu ihtiyacı sezmişçesine dolaylı görüşmelerden çekiliyor, dünyanın asla kabul etmeyeceğini bile bile yeni “parametrelerden” sözediyor, masaya dönmemekte inat ediyor. Kısacası, Rum tarafının işini kolaylaştırarak Türk tarafının zaten uzlaşmaz olduğunu, masaya oturmadığını, neredeyse güle oynaya dünyaya ilan ediyor! Avrupalı ne yapacak? 40 sene Türk tarafının keyfinin gelmesini mi bekleyecek?
Ama bu arada olan Kıbrıslı Türklere oluyor. Total izolasyon altında, kendi ayakları üzerinde duramayan, demokrasiden, insanca bir yaşamdan yoksun, çağdışı bir laboratuvarda, nümune gibi ortada kalıveriyor.
Bugün UMUT FESTİVALİ ardından gençlerin görüşlerini almak istedim...Festivalden sonra ne düşünüyorlardı? Pek çok gençle konuştum. Genç kızlarımızdan biri master yapmış, evde oturuyor, iş bekliyor, varolmayan ekonomide istihdam umudunu zaten yitirmiş. Annesinin babasının yanında sığıntı gibi yaşıyor. Onu bu adada daha ne kadar tutabileceğiz? Birgün canına tak edecek, çekip gidecek, biraz daha azalacağız. Bir başka genç kızımız masteri varmış, KTHY’de bilet kesiyor. Toplumumuzla gurur duyabilir miyiz? Adana’ya uçmak için kesilen bileti master sahibi genç kızlar kesiyor çünkü girecek başka bir iş bulamamışlar! Korkunç, gizli bir işsizlik, gençliği de içine çeken derin bunalımlar, giderek herkese hakim olmaya başlayan umutsuzluk...Sanki insanlar giderek yavaş yavaş çıldırıyor, ancak bu koşullarda herşey normalmiş gibi davranmak zorunda kalıyorlar...
Tüm bu karmaşanın ortasında kişisel çıkış yolları arayan insanlar, aslında toplumsal kurtuluşumuzun ancak ve ancak Kıbrıs sorununun çözümünden geçtiğini yeterince kavradı mı? Kavradı da iradesini gösterebilecek durumda mı? Kendi topraklarında azınlık durumuna düşürüldüğü bu ortamda, seçimlerin de bir aldatmacadan başka birşey olmadığını, dış müdahalelerin iradesini elinden aldığını artık açıklıkla görebiliyor mu? Bu kaostan çıkış için ne yapılmalı? Bunu söyleyenlerin sesini duyabiliyor mu yeterince? Milliyetçiliğin ve faşizmin, yeryüzünün neresinde olursa olsun, hangi maskeyi takarsa taksın, aynı yıkımı, aynı umutsuzluğu, aynı sömürüyü, aynı manipülasyonları getirdiğini görebiliyor mu? Türk milliyetçiliği ile Rum milliyetçiliğinin birbirinden farksız olduğunu, ikisinin de aynı kapıya çıktığını, bu topraklara aynı şekilde zarar verdiğini görebiliyor mu?
Kıbrıs’ta hiçbirşey göründüğü gibi değil: dıştan gelen birisi burasını sessiz sakin bir yer sanır. Herşeyin normal olduğunu, güneşin ışıldadığını, bahçeli evlerde kedilerin ağaçlara tırmandığını, yediveren düşleri gibi ağaçlarda limonların her mevsim sapsarı gülümsediğini, bu mevsim mandarinlerin, turunçların, portokalların o mis kokulu çiçeklerini yerlere döktüğünü görüyor...
Oysa Kıbrıs’ta yaşam o müthiş Akdeniz’den, o inanılmaz mavilikteki gökyüzünden ibaret değil. Bu güzelliğin ortasında içten içe kanayan yaralar, sanki yeraltına itilmiş, yasaklanmış düşünce özgürlüğü, baskı altına alınmış bir irade ve bu vitrini süsleyecek figüranları görmek ilk bakışta zor...Bu tabloyu görebilenler ürküyor...
Bütün çatışma bölgeleri böyle olmalı diye düşünüyorum...İnsanı insanlıktan çıkaran, umudu elinden alan, düşman imajlarını ailenin kedisi kadar tanıdık kılan, milliyetçiliği insanın kanına sindiren böylesi doğaya, insana, yaşama aykırı ortamlar yaratmalı çatışmalar...
Bu kaosun ortasında gençler “UMUT FESTİVALİ” adını verdikleri bir festival yapıyor...Çatışma kültürüyle alay edercesine iki toplumlu koro türküler söylüyor, üstelik Kıbrıs’ta konuşulan iki dilde! Türkçe Rumca’yla karışıyor, kaynaşıyor, gençler gülüşüyor, konuşuyor, eski arkadaşlarını buluyor, yenileriyle tanışıyor. Tüm bu kaosun ortasında aynı gökyüzü altında 3500 insan buluşuyor, yanyana duruyor, aynı havayı soluyor...
Bugünkü ortamda sürrealist bir tablo gibi...