Yeraltı Notları, 5 Nisan 2001
Sevgül Uludağ

Eksik olan ne?

Son yirmi-yirmibeş yıldır kimi zaman çok yoğun, kimi zaman kesintilerle iki toplumlu ilişkiler, temaslar, etkinlikler devam ediyor.

Siyasi partiler biraraya geliyor, gençler biraraya geliyor, sendikalar buluşup seminerler düzenliyor, kadınlar atölye çalışmalarında buluşuyor. Zaman zaman meslek grupları, doktorlar, mimarlar, mühendisler buluşuyor. Kimi zaman festivallerde, kimi zaman bilimsel bir seminerde, kimi zaman karşılıklı ziyaretlerde insanlar biraraya geliyor.

Bu uzunca süreçte yaşananlara dönüp baktığımızda, net olarak elimizde ne var?

Siyasi partiler hala her ay, Slovak Büyükelçisi Dusan Rozbora’nın girişimiyle Ledra Palace otelinde buluşarak gündemlerine aldıkları konuları tartışıyor.

Gençler Ledra Palace yasaklandığında Pile’de buluşuyor. Sendikalar, “Kıbrıs Sendikal Forumu”nu oluşturmuş, ancak izin verildiği dönemlerde Kıbrıslı çalışanları ilgilendiren ortak konularda seminerler düzenliyor. Siyasi gençlik grupları, zaman zaman yurtdışında, kimi zaman Kıbrıs’ta biraraya gelerek ortak deklerasyonlar imzalıyor.

Ancak tüm bu etkinliklere daha yakından bakacak olursak, Kıbrıs’ın iki yakasındaki barışa yönelik çabaların, bunların ötesine geçmekte zorlandığını görürüz.

Festivaller yapmak, karşılıklı ziyaretlerde bulunmak, birlikte yiyip içmek, insanları yakınlaştıran, kaynaştıran olaylardır. 1974’te Susuz köyünden göçederek Türkmenköy’e yerleşen Mustafa Murat, “Köyüme gidip dedemin mezarını ziyaret etmek istiyorum” diyordu. Pek çok insan geride bıraktığı evini, bahçesini, tarlasını, kendi eliyle ektiği ağacını gidip görmek ister. Bir keresinde İsviçreli arkadaşım Eva, Baflı bir arkadaşının oğlunun mezarını bulmak istemişti. Baf’ta ahbap olduğu bu Rumun oğlu 1974 öncesi henüz 11 yaşındayken bir kazada ölmüş, Lapta’ya gömülmüş. 1974’te aile Baf’a göçedince, çocuğun mezarı kuzeyde kalmış...O ailenin acısını ve özlemini tahmin edebiliyorum, Mustafa Murat’ın özlemini tahmin edebildiğim gibi...Eva’yla Lapta’da o mezarı bulmak mümkün olmamış, üstelik oğlum da bu araştırmadan ötürü ufak bir travma yaşamaya başlamıştı. Henüz yaşı küçüktü ve 11 yaşındaki bir Rum çocuğunun ölmüş olmasına üzülüyordu. Mezarlığı otlar değil ağaçlar bürümüş, mezar taşları kırılmış, herşey darmadumandı. Taşları okumaya çalıştık, ama o küçük Rum çocuğunun mezarını bulamadık. Eva, Baflı Rum arkadaşına ne söyleyeceğini bilemiyordu. Apostol Andrea’da onun için, oğlu için mum yaktı, bütün tanıdığı Rumlar için mum yaktı...Karpaz burnunda durup, bu manastırın kurulu olduğu tepeden denize baktık...Bu güzellik ve sükunet aslında gizliden gizliye zehirlenmişti...İnsanlar sevdiklerinin mezarlarını bile göremiyor, toprağını düzeltemiyor, bir tutam yasemin, birkaç gül, çiçekli bir badem dalı götüremiyordu. Çatışmanın siyasi nedeni ne olursa olsun, insani boyutu korkunçtu ve bunu kabullenmek mümkün değildi...

İki toplumlu temaslar, bu tür konuların konuşulmasını, insanların dostluklar kurmalarını, bazılarının köylerini, evlerini ziyaret etmelerini sağladı. Ama bu temaslarda bile tabular vardı...İnsanlar birbirini kırmak, üzmek istemediği için, çoğunlukla “dikenli” konuları konuşmaktan çekiniyordu. “Çatışmaların çözümü” gruplarında bu dikenli konulara biraz el atıldı – kimlik ve güvenlik gibi konular ele alındı. Duygular ve düşünceler, daha sistematik biçimde kağıda döküldü, gruplandırıldı, daha bilimsel yöntemlerle kimin ne anlatmak istediği ortaya kondu.

Ama bunların ötesine geçilemedi.

Eksik olan iki toplumlu yapılardı. Bu yapılar bugüne dek oluşturulamadı. İki toplumlu koro ile sendikaların oluşturduğu “Kıbrıs sendikal forumu”nun dışında iki toplumlu yapılar kurulamadı. Kadınlar bunu denediği zaman, iki tarafın resmi görüşlerini savunan, sayıca az olmalarına karşın grupta etkili olan “statü kadınları”, süreci tıkayıverdi. Milliyetçi duruşlarını aşamayan, resmi görüşün dışına çıkmak istemeyen bu “statü kadınları” alıp başlarını gitmediler, sanki süreci tıkamak ve oluşturulmak istenen yapıyı bozmak için oradaydılar. Nitekim iki yıllık verimsiz toplantılar, deklerasyonlar, projeler bir noktada çöpe atıldı – niyet olmayınca bu işin yürümeyeceği ortadaydı.

“Aynı gökyüzü altında umut festivali”, gençleri biraraya getirdi haftasonu. Saldırılara ve karşı çıkışlara karşın 3500 kişi buluştu. Bu tür temaslar, böylesi bir yakınlaşma, dün de yazdığım gibi içinde yaşadığımız ortamda umudun ayakta tutulması için son derece yararlı oldu.

Ama artık festivallerin, ortak etkinliklerin, karşılıklı ziyaretlerin ötesine geçmemiz gerek. Birlikte şarkılar dinleyebileceğimiz gibi, daha somut konuları da tartışabilmeli, farklı toplum kesimlerini ortak yapılarda buluşturmanın yolunu bulmaya çalışmalıyız.

Kıbrıslı Türk gençlerin sorunlarını, Kıbrıslı Rum gençler öğrenip içinde hissetmeli, onlarla birlikte bu sorunların çözümü için kafa patlatmalı. Kıbrıslı Türk kadınlar, Kıbrıslı Rum kadınların örneğin Aile Yasası’yla ilgili yaşadığı sıkıntıları, bu yasa değişiklik sürecinde atmaya çalıştıkları adımları anlamaya çalışmalıdır. Onlara elinden gelen yardımı yapmalıdır. Farklı kesimler kendi alanlarında birlikte ortak projeler tahayyül edebilmeli, bunların gerçekleştirilmesi için engelleri birlikte aşma cesaretini gösterebilmelidir. Birlikte yiyip içip eğlenmek kadar, dikenli konular da ele alınmalı, Kıbrıs sorununa farklı bakış açılarının altında yatan somut nedenler karşılıklı olarak anlaşılmaya ve ortak noktalar bulunmaya çalışılmalıdır.

Birbirimize mahkum değiliz ancak birbirimize ihtiyacımız vardır. Çünkü adaya barış gelmeden ne biz, ne de Rumlar rahat yüzü görmeyecek, sürekli diken üstünde yaşayacak, her an yeni gerginlikler, yeni çatışmalar kapının eşiğinde bekleyecektir.

Artık uluslararası çatışmaların çözümü literatüründe “Cypriotisation” diye bir kavram var, yani sorunun “Kıbrıslılaşmasına” izin vermek ya da vermemek tartışılıyor. Kosova’da henüz savaş devam ederken iki taraftan sivil toplum biraraya gelmekteydi. Bizde ada bölündü, yıllar geçti, neden sonra iki toplumlu temaslar başladı. Ancak henüz ortak yapılar geliştirilemedi...

Temasların keyfi gibi görünen ama aslında amacı çok açık olan yasaklamalarla sık sık kesintiye uğradığı adamızda, ortak yapılar oluşturmak, ortak projeler geliştirmek ve engelleri birlikte aşmaya çalışmak çok zordur, bunu biliyorum. Ama bu topraklarda geleceği birlikte inşa etmek istiyorsak, etnik kökenimize bakarak birbirimizi dışlamak ya da görmezden gelmek istemiyorsak, koşullar ne kadar ağır olursa olsun, egemen çevreler yapmak istediklerimizi ne kadar bozmak isterse istesin, yine de işbirliğinin kaçınılmaz ve zorunlu olduğunu kavramalıyız.

Her türlü engeli yaratıcılığımızı kullanarak aşmanın yolunu bulabiliriz, yeter ki niyetimiz olsun!


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa