Yeralı Notları, 9 Nisan 2001
Sevgül Uludağ
Kumar değil, rus ruleti...
Gençlik sancılı...Gençlik gelecek istiyor...Başını kaldırdığı gökyüzü, ayağını bastığı topraktan emin olmak istiyor. Belirsizlik hepimiz gibi onları da çıldırtıyor...
Statükonun biriktirdiği sorunlar bir dağ gibi karşılarında dikiliyor: bir üniversiteye gidiyorlar, varolmayan ekonominin neresinde iş bulabilecekler, istihdam edilebilecekler? Göç yollarına mı düşecekler? Bu başlarını kaldırıp baktıkları gökyüzünü terkedip başka coğrafyalara gitmek zorunda mı kalacaklar? Ana-baba parasıyla ne kadar idare edebilecekler? Bir ev, bir araba, bir aile kurup bu topraklarda kök salmak isteyenler de var, alıp başını gitmek isteyenler de...Koşullar onların isteklerine izin verecek mi? Koşullar o denli belirsiz ki, eli ayağı tutan, kafası çalışan sağlıklı gençlerimiz dahi yarın ne olacaklarını kestiremiyor...
Yüreği kızıl bir ateşle çarpan bir gencimiz gururla “Ben bir dönem üniversite kaydımı dondururum, çalışırım, para kazanırım, sonra bir dönem okurum” diyor...”Anneme babama yük olmam...”
Yüreğim burkuluyor çünkü bunlar bizim çocuklarımız, bizim gençlerimiz. Onlardan çalınmış ne çok şey var...Gençlik günlerini umarsızca yaşayamıyorlar pek, sorunlarla boğuşuyorlar...
Çok daha kötü durumda, çakmak ve oyuncak bebek satarak yaşamda kalmaya çalışan özürlü gençlerimizi düşününce, durum daha da vahimleşiyor. Bunlardan sağır-dilsiz bir gencimiz bana bir kart uzatıyor: üzerinde özürlü olduğu yazıyor. Çantasını açıp içinden oyuncak ayıcıklar çıkarıyor. Her birinin rengi farklı – kimisi pembe, kimisi sarı, kimisi turuncu... Çekiç şeklinde çakmakları da var. Ondan bir çakmak alıyorum. Çakmağı her çaktığımda, onları düşünüyorum, elimden pek fazla birşey gelmese de...
Yaşamımızın özeti belirsizlik: yarın ne olacak? Yeni bir çatışma mı çıkacak? Bu topraklar kana doydu mu yeterince? Yeniden gençlerimiz barikatlara mı sürülecek, bir başka gence ateş etmek için?
Denktaş’ın o çok özlediği ve ikide bir öne sürdüğü olağanüstü hal mi ilan edilecek? Kıbrıslı-Türkiyeli çatışması mı tırmandırılacak? İnsan avı mı başlayacak?
Rumlar tek başına AB’ye girecek, Kıbrıslı Türkler bu toprak parçasında mı kısılacak? Yarın ne olacak? Herkesin kafasındaki soru bu.
Hele krizlerin üstüste salladığı, artık “kriz”in ucundan tutmanın dahi mümkün olmadığı bu ortamda, derinden sarsılıyoruz, gençlik de buna dahil...
Bütün üretim olanakları elimizden alındı, kimliğimiz adım adım yokediliyor, artık bu topraklarda “Kıbrıslı” sözcükleri “eşek”le özdeşleştirildi, Kıbrıslıyım demek neredeyse suç haline getiriliyor. Bu bir oyunsa, bütün kartlar aleyhimize, bu “kumar”da sürebilecek fişimiz kalmadı, bir tek soluk alıp vermemiz, canımız, insanlığın o inanılmaz direnişi, başka neyimiz kaldı?
Gençlik: onlarla konuşuyorum, umutsuzluklarını, çaresizliklerini, umutlarını ve dirençlerini görüyorum...Bu yalıtılmış, herşeyden soyutlanmış topraklarda umudu yeşertmeye çalışıyorlar. Sabah çiğine gömülmüş papatyaların üstündeki şebnem taneleri gibi parlak gençlerimiz var...Okuyorlar, düşünüyorlar, sorguluyorlar...İlkesiz pragmatizme, oportunizme, statükoya isyan ediyorlar...İsyanları benim de isyanım...
Geleneksel yapıları bir yana bırakıp kendi yapılarını oluşturmaya çalışanlar var...Bundan 20 yıl önce bizim geçtiğimiz yolda ilerleyenler, yaptıklarımızı yapanlar var. Onlara bakıp kendi gençliğimizi görüyorum... Bundan 50 yıl, 40 yıl öncesinde olduğu gibi akıntıya karşı kulaç atanlar var...Kendi yüreklerindekini ortaya dökenler, kendi yolunu çizenler var.
Henüz meydan okumaya cesaret edemeyenler, bunun için karar vermeye çalışanlar var...
Bir Eric Clapton şarkısındaki fırtınalar gibi hayatımızda bir hareket, rock’un sarsıcı melodileri gibi bir sarsıntı yaratmaya çalışanlar var.
Gençlik “Blowin’ in the wind” gibi bir Bob Dylan şarkısı, Jimi Hendrix’in ateşe verdiği gitarı gibi...Janis Joplin’in sonsuz çığlığı gibi...
Kimisi sınıf pusulasını tutuyor, kimisi liberalizmle marksizm arasında bocalıyor...
Bazıları için Che yalnızca bir “marka”, bazıları için bir mücadelenin simgesi...Kimisi Kavazoğlu’nun ortak vatan mücadelesini özümsemiş, kimisi onun adını dahi duymamış...
Kimisi arabeske teslim, pek azı hayatını sürüyor ortaya...
Bu azınlık grubununki, bu topraklarda ilericilerin mücadelesinde her zaman olduğu gibi, kumar değil rus ruleti...
Böyle olması istendiğiden değil, içinde yaşanan koşullardan ötürü böyle..Koşullar ağır – her zaman böyle değil miydi diye düşünüyorum...
40’lı yıllarda, 50’li yıllarda, 60’lı yıllarda, bu topraklarda umudu yeşertmek isteyenler, akıntıya karşı kulaç atanlar için de aynı koşullar geçerli değil miydi?
Onlarınki de rus ruleti değil miydi?