Yeraltı Notları, 10 Mayis 2001
Sevgül Uludağ
Faşistler gömülürken...
Geçtiğimiz yıl Aralık ayında, Brüksel’de bir Yunan lokantasında, Avrupa Birliği’nde Türkiye’den sorumlu üst düzey diplomatlardan biriyle sohbet ediyorduk...Sırtımızda Kıbrıs sorunu gibi korkunç bir kambur olduğuna göre, başka konuşacak konu mu bulunabilirdi? Bu diplomat, “Türkiye, askeri başarılarını asla hukuksal bağlamda gösteremedi” diyordu. “Onlara askeri unutun dedik...Eğer Avrupa’nın parçası olmak istiyorsanız, askeri unutacaksınız, başka seçeneğiniz yok dedik...”
Türkiye bu “tavsiye”yi dinlemeyi başarabilecek mi? Kıbrıs’ın kuzeyini askeri bir üs gibi görmekten vazgeçebilecek mi? Bu topraklarda Kıbrıslıların yaşadığını, onların da kendilerine göre düşleri, özlemleri, istemleri olduğunu teslim edebilecek mi? Avrupa denen sofrada Kıbrıs bir koz olmaya devam edecek mi? Yoksa Türkiye için Avrupa projesi dışında başka projeleri olanlar, bu toprakları ilhak ya da savaş gibi seçeneklere sarılıp yaşamımızı mahvetmeyi sürdürecek mi?
Kıbrıs’la ilgili bir belgesel çekmeyi düşünen Almanya’dan Robert ve Lilian’la bugün bulgur köftesi yer, Türk kahvesi içerken, Almanya’nın Kıbrıs’a ilişkin politikasızlığını konuşuyoruz....Onlara “Sanki Almanya’da sosyal demokratlar değil de muhafazakarlar var” diyorum...”Kıbrıs’ta barışa yönelik hiçbir çabaları yok... Hristiyan Demokratlar bile yıllar önce en azından iki toplumdan gazetecileri biraraya getirirdi... Sosyal demokratlarınız bunu bile başaramıyor!”
Robert’e göre, dış politikaya geldi miydi Almanya, NATO ve Amerikan perspektifinin dışına çıkamıyor. Adamıza gelmeden önce Alman elçiliğinden emekli bir diplomatla konuşmuş...Adamcağız ona “Siz Kıbrıs’ta politik konulara girmeyin, zaten Türkiye de o kadar fena değil...Görmüyor musunuz ne kadar büyük bir ordusu var? Bu NATO için çok önemli...En iyisi siz Kıbrıs’ta köyleri dolaşın, folklörik bir film çekin, zaten orada birşey yok ki!” demiş...
Robert, “Avrupa, “düşmanlarını” belirledi. Kaddafi düşman, Saddam düşman, Taliban düşman... Haberlere bir bakmak yeterli...Bunlar gayet net biçimde belirlenmiş düşmanlar...Kıbrıs’ta düşman kim? Avrupa için bu net değil” diyor...
Bahçede oturuyoruz, güneş içimizi ısıtıyor, biri dişi, öteki erkek iki tekir kedi sürekli çevremizde dolanıp duruyor, serçeler cıvıldıyor, kırlangıçlar yavrulamış, yavruların incecik ama keskin sesi konuşmalarımıza karışıyor. Doğa, sizin siyasi sorunlarınızı, yoksulluğunuzu ya da açlığınızı, işsizliğinizi ya da gördüğünüz baskıları, göç eden gençlerinizi ya da sefalet ücretiyle hayatta kalmaya çalışan yaşlılarınızı umursamaz çünkü! O kendi doğal süreçlerini uygulamayı sürdürür...Kırlangıçlar yavrularına bir günde uçmayı öğretir, kediler ceviz ağacına tırmanır, güneşte tembel tembel gerinir ya da heyecanla anaç bir çekirgenin peşine düşer, güller inadına kırmızı, inadına pembe açar ve ebemgömeçleri gökyüzüne uzanır...
Robert ve Lilian’a, bu sokağın 1963’te bölündüğünü, bu evde üst kat inşaatı için yığılı kumları mücahitlerin torbalara nasıl doldurup barikat yapmak için kullandığını hatırladığımı anlatıyorum. O zamanlar beş yaşındaydım ama bu sahneleri asla unutmadım, üstelik bir “background” dosyası gibi bu anılar bütün yaşamıma yön verdi...Sınıra inanmaz gözlerle bakıyorlar...Onlara “Bu güneşe, bu çiçeklere, bu güzel bahçeye inanmayın!” diyorum, “Daha derine bakmaya çalışın...Çünkü korkunç bir çürümüşlük eşlik ediyor bunlara...Hiçbirşey göründüğü gibi değil!”
Garip sorular soruyorlar... Onlara “Kıbrıs’a geldiğinizde geçmişinizi unutmalısınız, bütün yabancılar bu hataya düşer” diyorum. “Kendi normlarınızı, insan hakları ya da demokrasiye ilişkin değerlerinizi unutun...Bu toprakları daha çok Latin Amerika ülkelerini düşünür gibi düşünün. Burada Avrupa normları geçerli değil, burası sanki Marquez’in romanlarından fırlamış...”
Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanını ya da Başkan Babamıza Kimseden Mektup Yok’unu düşünüyorum günlerdir...Ya da İsabel Allende’nin Sonsuz Düzen’ini, Ruhlar Evi’ni...Eduardo Galeano’nun Ateş Anıları’nı...Latin Amerika’yla ne kadar benzeşiyoruz, giderek daha çok benzeşiyoruz, tıpkısının aynısı oluyoruz. Bugün Burçin “Bak Sevgül abla” diyor, “Oralarda barter sistemi kurulmuş, barter’di değil mi?” Evet, barter, yani elinizdeki ürünü götürüp, para kullanmadan başka bir ürünle değiş-tokuş ettiğiniz pazarlar kurulmuş...Bizde de web sitesiyle birlikte yakın geçmişte bir barter mağazası açıldı. Evrensel insan haklarından yoksunluğumuz, Türkiye’ye bağımlılığımız, kaba militarist yaşamımız tıpkı bu romanlardan fırlamış gibi...Tek fark, belki bizde henüz bunların kaleme alınmamış olması...
Şili’de bir diktatör yargılanıyor, biz o günlere ne zaman kavuşacağız? Kıbrıs’ta bir faşist ölüyor, Samson sırlarıyla mezara gidecek, yarın o gömülürken bir dönemin kapanmakta oluşunun işareti olacak bu...Ancak Kıbrıs’ta TMT’ciler ve EOKA’cılar iktidarda olduğu sürece, anlaşmalar imzalayıp imzalamamak yaşamımızı pek etkilemeyecek, çünkü onlar gizli yeminlerinden asla vazgeçmeyecek...Bu kuşakların değişmesi, gençliğin işleri kendi ellerine alması, bu ülkeyi yeniden inşa etmesi gerekecek...Latin Amerika benzeri yaşamımızı Avrupa’ya uyarlamaları gerekecek... Düşkırıklıklarıyla, kanayan yaralarla örülü ömrümüz birgün noktalanacak, bizden sonraki kuşak daha düzgün bir yaşam kuracak belki bu topraklarda, onlar EOKA’cıların ve TMT’cilerin değil, başka bir kuşağın çocukları olacak...Onlar belki Avrupalı olacak...