Yeraltı Notları, 11 Mayis 2001
Sevgül Uludağ
Umutlar bavullara sığar mı?
Bugünlerde mail-box’uma dokunaklı mail’ler geliyor...
Bir Rum kadın, Kıbrıslı Rum göçmenlerin prensipte geri dönme hakkını Türk tarafının kabul etmek zorunda olduğuna ilişkin yazıma atıfta bulunuyor, “Kıbrıslı Türklerin bu konuları düşündüğünü bilmiyordum, bu çok rahatlatıcı birşey, bunca yıldır bunu ilk kez duyuyorum” diyor ve kendi kaygılarını anlatıyor:
“Bütün umutlarını bir bavula sığdırmaya çalışarak İstanbul’a, Londra’ya, Kanada’ya, Avustralya’ya gitmek zorunda kalan Kıbrıslı Türkleri düşünüyorum...Onlar da göçmen...Onların hali içimi parçalıyor” diyor...
30 yaşlarında iki çocuk annesi bir Kıbrıslı Türk kadın yazıyor, düşkırıklıklarını, umutlarını, bu toprakların ona verdiği acıyı yazıyor...Uzak bir ülkede bulunması, yüreğinin burada çarpmasına engel değil...Uzaklık görecedir çünkü, yüreğiniz neredeyse oradasınız çünkü...
Onunla ortak bir yanımız var: babalarımızı özlüyoruz.
Ben babamla asla karşılıklı oturup iki çift laf edemedim, birlikte bir yudum birşey içemedim. Tek hatırladığım küçücükken elimden tutup beni Enver’in Kahvesi’ne götürmesi. O nargile içerdi bazan, bazan kahve... Bana gülşurubu ısmarlardı. O gün bugündür gülşurubunu duygulanmadan içemem. Enver’in Kahvesi çoktan kapandı, babam mezarında çoktan toprak oldu, mezarlıklara, cenaze namazlarına, hastanelere gidemiyorum, fenalaşıyorum, herşey bana onun ölümünü hatırlatıyor. Onu “Kıbrıs sorunu” denen bu bela elimden aldı, bu yüzden çocuklar babasız kalmasın, öksüz büyümesin, babalarına doya doya sarılabilsinler istiyorum. Kimse bu acıları yaşamasın bu topraklarda...Kimse babasının resmi görüşlere karşı çıkması yüzünden demir parmaklıklar arkasına hapsedildiğini yaşamak zorunda kalmasın, onu hapishanede avutmak için şiirler okumasın istiyorum...
Bana uzak ülkelerden yazan genç kadın için babasızlık başka bir boyutta: onu yüreğinden vuran şey göç... Babasından uzak olmak, onu yılda ancak otuz güncük görebilmek, onu tanıyamamak yüreğini parçalıyor...
Kimse göçetmek zorunda kalmasın, kendine yabancı topraklarda sıfırdan başlayıp yeni bir yaşam kurmak zorunda kalmasın istiyorum.
Bütün bu mail’lerin ortasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı açıklanıyor, Türkiye suçlanıyor...Başka şeyler yanında, Karpaz’da yaşayan Rumlar için bu topraklarda bulunmanın bir işkence olduğu belgeleniyor.
Görmezden gelinen, sahip çıkılamayan, sahip çıkmaya kalkıştığınızda faşistlerin elinde daha da büyük acılar çeken Karpaz bölgesindeki Rumlar olsun, Kormacit’teki Maronitler olsun, kendi topraklarında göçmen gibi, sığıntı gibi yaşıyor. Onların yüreğini okuyabiliyorum...
Evlerine bir misafir geldiği zaman, polisin kapıyı çalmadan evlerine girme hakkını kendinde gördüğü, öldükleri zaman evlerinin çocuklarına miras olarak geçemediği, bölgeye yerleştirilen göçmenlerle ilişkilerinin normal olmadığı Karpaz bölgesindeki Rumlar çocuklarını bu topraklarda büyütemiyor. Oğulları 16 yaşından bir gün alınca artık bu topraklarda barınamıyor, kızları 18 yaşına gelince buralara ziyarete gelemiyor... Onlar bu toprakların insanı değil mi? Bu havayı solumuyor, orak oyununu, sarhoş zeybeğini bilmiyor mu, aynı konyak, aynı mezelerden zevk almıyor mu? Küçücük meyhanelerde içlenip yef çekmiyor mu? Gözlerini gökyüzüne kaldırıp aynı yıldızlara, aynı güneşe bakmıyor mu? Onlarınki de birer insan yüreği değil mi? Onlar neden kendi topraklarına yabancılaştırılıyor?
Bizler kendi toprağımıza neden yabancılaştırılıyoruz?
SİM FM’de Sami Özuslu’nun Cuma günleri mikrofonu vatandaşın eline verdiği “Serbest Kürsü” programını arayan yaşlı bir kadın soruyordu:
“Bize git diyorlar. Biz göçmen değiliz ki gidelim...Neden gidelim?”
Kıbrıslılar olarak yeterince aşağılanmadık mı?
İster Sydney’de, ister Tel Aviv, ister İstanbul’da, ister Toronto, ister Londra sokaklarında olalım, istersek Karpaz’da ya da Kormacit’te olalım, umutlarımızı sığdırabildik mi bavullara?
Yeterince kaybetmedik mi “Kıbrıs sorunu” denen bu “kumar”da?