Yeraltı Notları, 15 Mayis 2001
Sevgül Uludağ
Taksimci politikaların iflası
Kıbrıs’ta Türkiye yıllardır ne tür bir politika izliyor?
Buna kimler yardımcı oluyor?
Türkiye’nin politikaları aslında Türkiye’ye mi aittir yoksa bunun da arkasında ABD’nin çizdiği politikalar mı yatıyor?
1974’te adanın ikiye bölünmesi kimlerin projesiydi? Bu yalnızca Türkiye’nin bir projesi miydi? Yoksa bunun bir geçmişi, adanın bölünmesi, Türkiye’ye üsler verilmesi karşılığı adanın Yunanistan’a bağlanması gibi planlara dayalı bir geçmişi var mıydı?
Türkiye Doğu Akdeniz’deki bu adaya ne olarak bakıyor?
Yalnızca bir askeri üs olarak mı görüyor burasını?
Yalnızca kendisine ait, içinde Kıbrıslılara yer olmayan bir toprak parçası olarak mı görüyor?
Türkiye’ye göre bu toprakların Anadolu topraklarından bir farkı var mıdır?
Söylenenler nedir, niyetler nedir, yapılmak istenen nedir?
Taksimci politikaların sonsuza dek gidemeyeceği açıkça görülemiyor mu?
Yoksa son ana dek böylesi politikalarda direnmek, bunda direnirken ezip üzmek, buna karşı çıkanları hırpalamak marifet mi sayılıyor?
Tüm bunların dünyanın gözleri önünde cereyan ettiği hala kavranamıyor mu?
Bütün yapılanların belgelendiği, gazetelerin, radyoların, televizyonların, ne kadar bastırılmak istenirse istensin, sivil toplumdan seslerin bir biçimde duyulduğu, etkisi hemen görülmese de, uzun vadede oynanmakta olan taksim oyununun başından kaybedilmiş bir oyun olduğu farkedilemiyor mu?
Adamız için taksimci politikalar ortaya koyanların, yani Türkiye’deki egemen güçlerin, onların yerli işbirlikçilerinin hukuksal hiçbir dayanağı olamayacağı, taksim politikalarının sürdürülemeyeceği, bunun Avrupa’nın genişleme planları içinde yerinin olamayacağı açık ve net ortada değil mi?
Türkiye’nin Kıbrıslı Türkleri sonsuza dek rehin tutamayacağını, Türkiye medyasının önde gelen isimleri bile itiraf etmiyor mu?
Şahinler bunu göremiyor mu? Şahinler, izledikleri politikaların lime lime döküldüğünü, Avrupa kapılarına çarpıp parçalandığını görmüyor mu?
Görüp de görmezden geldikleri tüm bunlar, dönüp yine kendilerini vurmayacak mı? Buna daha ne kadar direnecekler? Kendileriyle birlikte toplumları daha ne kadar maceralara sürükleyecekler?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin aldığı son karar, taksimci politikaların iflasını ilan etmiyor mu?
Buna karşı efelenmek, “Avrupa bizi anlamaz”, “Avrupa Rumların oyununa geldi”, “Avrupa bizi dinlemedi” demek, küçülen dünyamızda ancak Sarayönü’nde bu tür sözcüklerle avunmayı seçenleri avutabilir. Gerçek, ne kadar gizlenmek istenirse istensin, mutlaka kendini gösterir.
Hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye’nin yargıcı olacak, hem Avrupa onları anlamayacak!
Hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde, Kıbrıslı Rumların 6 yıl uğraştığı, 100 bin Kıbrıs Lirası harcadığı, müthiş bir ekip çalışması yaptığı, tonlarca döküman sunduğu davada savunma yapmayacaksın, hem de “Avrupa bizi anlamadı” diye şikayette bulunacaksın!
Hem görüşmelerden kaçacak, hem de Avrupa’nın Türk tarafında neden haklı bir yön göremediğine şaşacaksın!
Hem Kıbrıs’ın kuzeyinde 30 binden fazla asker bulunduracak, hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bunun her tür politikayı etkileyen bir unsur olduğuna karar vermesine şaşacaksın...
Efelenmek bedavadır, oysa küçülen bölgemiz ve dünyamızda, beğenseniz de, beğenmeseniz de, örneğin bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde ortaya koyduğunuz “veriler”, “belgeler” konuşuyor. Ortaya doğru düzgün veriler ve belgeler koymamışsanız, niye şikayet ediyorsunuz?
Hukuk alanında böylesi bir fırsatı değerlendirmezseniz, Türkiye’nin Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel’in “Biz savunma yapma zahmetine bile katlanmayız” dediği gibi davranırsanız, o zaman çıkan karardan da şikayetçi olmamanız gerekir.
Bir kum bulutu çöküyor Kıbrıs’ın üzerine, ardından bir dolu ve sel fırtınası, Mayıs ortasında sanki mevsim değişiyor, herşey değişiyor, dün ağaçlara tüneyip neşeyle öten serçeler saçaklara sığınıyor, dün güneşe inat sapsarı duran yenidünyalar, bugün kararıyor, mis çiçekleri, sardelyalar, yumurtaotları dolular altında eziliyor...
Sanki kış geri geliyor...
Oysa herşey geçicidir...En korkunç diktatörlükler bile yıkılır bir gün, bir gün yağmur durur, dolu diner, güneş açar...Bir gün tohum yeniden toprağa filiz sürer, serçeler yeniden neşeyle ötüşür, doğa normal seyrine döner...
Kıbrıs’ta izin verilmek istenmeyen şey, hayatın doğal seyrine dönmesi...
Oysa şöyle ya da böyle, bu kaçınılmaz...
Dünyaya bakmak, bunu anlamak için yeterli...