Yeraltı Notları, 16 Mayis 2001
Sevgül Uludağ
Silahsızlanmaya evet, ama...
Levent Soykut sınıf arkadaşımdı...Kolejdeki sınıfımız harikaydı, çok çalışırdık, çok eğlenirdik, esaslı öğretmenlerimiz vardı. Niyazi Ali’ler, Mahmut İslamoğulları, Hasan Nevzat’lar, Şinasi Tekman’lar, Emine Beton’lar...Levent, sınıfın haylazı falan değildi, sakindi, herkes onu severdi. Polisin gözü önünde, MHP sempatizanı Mahmut Yücetaş’ın kurşunlarıyla öldürüldüğünde, henüz yaşama doymamıştı...Daha yapacak çok işi vardı. Yeryüzünden böylesi kanlı bir ölümle koparılıp alınmasını kimse beklemiyordu.
Soykut’un ölümüyle birlikte toplumun silahsızlanması da gündeme girdi. Kendiliğinden bir hareket gelişmeye başladı. Şimdi Mağusa’da, Lefke’de, Güzelyurt’ta, Girne’de ve Lefkoşa’da toplumun silahsızlandırılması için imza kampanyaları yürütülüyor. Bugün oğlum da böyle bir kampanyaya imza verdiğini söylüyordu, buna çok sevindim, çünkü oğlum henüz 11 yaşında...Belki de yaşamında ilk kez bir kampanyaya imza atıyordu, o da silahlara hayır diyen bir kampanyaydı...
Kimilerine göre böylesi bir imza kampanyası gereksizdir. Onlara göre, toplumun Kıbrıs’ın kuzeyinde can güvenliği sağlanamadığına, her gün cinayetler, kavgalar, dövüşler, hırsızlıklar yaşandığına göre bir silaha sahip olmak insanların hakkıdır.
Ancak 24 saat polis korumasında olan, silahlı koruma görevlilerine sahip ülkenin Başbakanlık koltuğunda oturan Dr. Derviş Eroğlu’nun resmi konutu, sırf silahlı polisler ve koruma görevlileri var diye bombalanmaktan kurtulamadı. Levent Soykut, Palm Beach otelinde müdürdü. Orada da silahlı korumalar vardı. Bu silahlar, Soykut’u öldürülmekten kurtaramadı.
Yani bireysel olarak sahip olacağınız bir tabanca, can güvenliğinizi sağlamaktan uzaktır.
Toplumun silahsızlanma kampanyası bir tepkinin sonucu olsa gerek. Her önüne gelene silah tasarruf ve taşıma izni verenlere bir tepkidir. Toplumu yönetenler insanlarımızın can güvenliğini sağlamak için önlem almaktan aciz kalınca, halk da kendine göre bir kampanya yürütüyor.
Silahsızlanma kampanyasında karşı çıkılabilecek bir yan yoktur ancak bu kampanya bize dayatılan militarist kültürün bir barış kültürüne dönüştürülmesi için bir kampanyayla beslenirse anlamlı olabilir.
24 saat şoven propaganda yapılıyor, devletin televizyon ve radyosu sürekli bir şiddet kültürü pompalıyorsa, toplum neredeyse olağanüstü hal koşullarında yaşatılmak isteniyorsa, toplum kendi nüfusu üzerinde söz sahibi olamıyorsa, elbette bir kısım insan silahsızlanmaya karşı çıkacaktır.
Silahsızlanma ancak ülkeye giriş çıkışlar üzerinde Kıbrıslı Türklerin denetim sağlayabildiği, polisin sivil makamlara bağlandığı, gece yattığınızda sabahleyin nerede bomba patlayacak ya da bugün kimlerin evleri ve işyerleri soyulacak diye kaygıların ortadan kaldırıldığı koşullar yaratılırsa anlam kazanabilir.
Bunlar da ancak uluslararası hukuğun ve insan haklarının geçerli olacağı bir ülkede sağlanabilir. Bugünkü koşullarda, silahsızlanmaya direnenler olacaktır çünkü Teksas’a çevrilmiş bu topraklarda insanlar silahsız kendilerini çıplak gibi hissediyor. Bunun can güvenliği sağlamada pek bir işe yaramayacağını bilseler bile, silahlarından ayrılmamak için direniyorlar.
İnsanlar doğuştan ne saldırgan, ne de barışçıldır, davranışlarımız, gördüğümüz eğitim, içinde yaşadığımız sistem ve koşulların sonucudur...
Kıbrıs’ın kuzeyine hakim olan umutsuzluk, baskı, korku, dünyadan soyutlanmışlık ve ekonomik krizler, militarist kültürün beslenmesi için uygun ortam yaratıyor. İşsizliğin yoğun biçimde yaşandığı, gençlerin göç etmek için yanıp tutuştuğu böylesi koşulları değiştirmek de ancak adaya gerçek bir barışın gelmesinden geçiyor. Ateş-kes koşullarında, uluslararası hukuğun geçerli olmadığı Kıbrıs’ın kuzeyinde, militarist kültür yeni Mahmut Yücetaş’lar üretmeye devam edecektir. Silahlanıp silahlanmamak pek birşey farkettirmeyecektir, rejimin kendisi tartışılıp değiştirilmedikten sonra...
UNESCO tüzüğünde “Savaşlar insanın beyninde başladığına göre, barış için savunma da insan beyninde yapılandırılmalıdır...”deniliyor.
Öyleyse militarist kültüre karşı bir barış kültürü için çaba harcamak, içinde yaşadığımız koşulları değiştirmek için bir ilk adım olabilir.
UNESCO, 1995’de Manila’da düzenlediği uzmanlar toplantısında barış kültürünü ele almıştı. Buna göre gençlerimize aşılanmak istenen şiddet kültürü otoriteye ve baskıya dayanıyor. Şiddet kültürü, ne etik, ne de yasal olmasına karşın, verilen eğitim aracılığıyla zaman içinde toplumlar tarafından “kabul edilir” hale getiriliyor. Ve UNESCO, barış kültüründe “olmazsa olmaz” noktaları şöyle sıralıyor:
*** Kadın-erkek arasında eşitlik, farklılıklara saygı, hiçbir halkın bir başkasından ahlaki, ruhi ya da entellektüel bakımdan üstün olmadığı ve herkesin barışa katkıda bulunabileceği gerçeği, insana, ister kadın ya da erkek, ister yaşlı ya da genç olsun, tam bir saygı
*** Barış kültüründe insanlar ve toplumlar arasındaki ilişkilerde egemenlik, sömürü ve ayırımcılık yoktur. Barış kültürü, özgürlük ve evrensel saygı kültürü olacaktır. Tüm insan haklarına saygı gösterilecek, çifte standartlara son verilecektir
*** Barış kültürü dayanışmayı esas alacak, acı çeken herhangi bir toplum için tüm dünya halkları sorumluluk üstlenecektir. Barış kültüründe halklar harcanamaz ve sömürülemez. Barış kültürü, zayıf olan olsa dahi, onun onurunu ve refahını güvence altına alır
*** Barış kültürü, global birbirine bağımlılık, ortak insani ihtiyaçlar ve insanlığın geleceği için ortak sorumluluk gerçeklerine dayanacaktır. Barış kültüründe insanlar cinsiyetleri ya da başka bir insani kimlik taşıdıkları gerekçesiyle engellenmeksizin, tüm potansiyellerini kullanabilirler
*** Barış kültüründe insanlar, insanlık dayanışmasına ve adalete değer verecek biçimde eğitim görecek, bireysel ya da toplumsal amaçlara ulaşmak için şiddet kullanımını reddedeceklerdir. Eğitim değerleri ise birbiriyle yarışan ayrı toplumlar yerine global bir toplum çerçevesi içinde kalacaktır
*** Barış kültüründe iktidar paylaşılacaktır, sorumluluklar paylaşılacaktır
*** Barış kültüründe çatışmalar şiddete başvurmaksızın, karşılıklı çıkar temelinde çözümlenecek, çözümler toplumları barıştırıcı ve güçlendirici olacaktır
Çocuklarımızın militarizme değil, barış kültürüne dayalı bir eğitim görme hakkına sahip çıkmakla işe başlayabiliriz. Militarizmin gencecik beyinlerde yer etmesine karşı durabiliriz...
Bu noktada en büyük görev gençlik örgütlerine düşüyor. Folklörik danslar, satranç oyunları, festivaller gibi etkinliklerin ötesine geçerek, sistemi sorgulayabilecek, militarist kültürü reddedecek ancak bunun yerine neyi koyacağını iyi bilen gençler yetiştirmek gerek.
Bu memleket bizim diyorsak, önce çocuklarımızla, gençlerimizle, onların ne tür bir eğitim aldığıyla, neler düşündükleriyle ilgilenelim ki yarın, karşımızda Mahmut Yücetaş’lar gibi eli silahlı, tereddütsüz tetiği çeken gençler bulmayalım...