Yeraltı Notları, 17 Mayis 2001
Sevgül Uludağ
Bu toprak acıya doymadı mı?
Çevremizdeki çember daralıyor sanki, sanki fırtına bulutları yaklaşıyor...
Sanki artık elimizdeki son kozlar alınmak isteniyor, sanki sesimiz kısılmak, bu topraklardan artık tümüyle kovulmak isteniyoruz.
Sanki bütün bu yaşadıklarımız bir karabasandır.
Yaşam boyu süren bu karabasandan kurtulmak, uyanmak, silkinmek, kendimize gelmek istesek de, umutsuzluk o kadar derindir ki, bunu becerebilmek kolay kolay mümkün değildir.
Sanki bir masalın içindeyiz, canavarlarla savaşıyoruz, canavarlar saldırganlaşıyor, çocuklarımızı çalmak istiyor elimizden, direnmek boşuna olamaz, ama çocukların elimizden çalındığını kim farkedip karşı duracak?
Kaba bir adam, çizmelerinde Ortaasya’dan getirdiği toprak...Kötülüklerin bütün kaynağı o değildir, o yalnızca bir simgedir, korkunç bir simge...
Bir canavar gibi ağzından alevler fışkırıyor...
Bu alevlerden korunmak mümkün mü acaba?
Canavarlarla savaşa girişenler bu alevleri göze almalı, öyle değil mi?
Cumartesi günü deniz kenarına gitmek, kıyıda yürümek istiyorum, kırık deniz kabukları toplamak, kırık dökük yaşamlarımızı andıran... Bir tür tedavi bu, daralan çemberde bir delik açıp soluk alma çabası...
Ressam olsaydım şimdi tablolarım kararırdı, ışık sönerdi, karanlıklara gömülürdü herşey...
Şair olsam, karamsar çıkardı dizelerim...
Besteci olsam, acıklı besteler yapardım şimdi...
Çünkü yaşadıklarımız, bende yalnızca acı duygusu uyandırıyor, öfke uyandırıyor ve elbette canavarlara karşı savaşta Don Kişot gibi yalnızlığımızdan olacak, bir tür çaresizlik duygusu...
Astokrişle mi yazayım yazılarımı, yürek kanamalarımı nasıl durdurayım?
Bu toprak acıya doymadı mı?