Yeraltı Notları, 18 Mayis 2001
Sevgül Uludağ
Kibbutz'larda şimdi kiraz zamanıdır...
Kibbutz'lardan bir kadın bana iki oğlunu, kocasını, babasını, annesini anlatıyor...
Larnaka göçmeni genç bir kadın bu. Hayat onu Larnaka'dan dört yaşındayken koparmış, Yeni İskele diye adladırılan Trigomo'ya savurmuş. Savaş sırasında yatakların altına saklandığını hatırlıyor, savaşlar küçücük bebek yürekleri için korkunç bir tehdittir, dışarıdan gelen bir tehdit, kurşun sesleri, bomba sesleri, büyüklerin yüzlerine kazınmış o derin endişe, yokluk günleri, yoksulluk günleri, yoksunluk günleri...Bütün bunları biliyorum çünkü 1963'te ben de çocuktum, beş yaşındaydım, o savaş bütün yaşamımda kocaman, silinmez bir iz bıraktı...Mücahitleri de, kurşun seslerini de, kum torbalarını da, "UN" yazılı varilleri ve barikatları da, raşınları da, anaokulda her sabah bizlere dağıttıkları o tadına doyamadığım Amerikan yardımı birer dilim tereyağlı ekmek ve birer bardak sütü de çok iyi hatırlıyorum.
Savaşlar çocuk yüreklerinde asla tamir edilemeyecek yaralar açar, onların "stres" oranları savaşlar yaşamamış olanlara göre çok daha yüksek olur, en ufak olaydan patlarlar, bir yerden uç verir savaşın izleri...Kibbutz'larda yaşayan bu genç kadını bunun için çok iyi anlıyorum. Çünkü ben de çocuktum ve yine savaş vardı, ben de çocuktum ve geceleri uyuyamıyordum.
Onun şimdi bir kibbutz'ta yaşaması belki bir tesadüftür belki değildir çünkü savaş derin izler bırakır insan yaşamında, uzaklaşmak ister, gitmek ve asla savaşın sesini duymamak. Ama onun düştüğü yer de bir başka savaş bölgesidir, belki koşulları böyle getirdi...Oysa gün boyu savaş, kiraz çiçeklerine ve çocuk seslerine eşlik eder kibbutz'larda ve o bunlarla yaşamayı öğrenmeye çalışır, bu mümkün olmasa da...
İsrail'in kibbutz'larında şimdi kiraz zamanıdır, ağaçlar ceviz yüklüdür ve o, bu cevizleri toplayıp ceviz macunu yapmayı düşlemektedir. Çünkü en çok ceviz macunudur Kıbrıs belki, belki Akdeniz'e bakıp ceviz macununu çatala batırıp çocukluk düşleri kurmak ister. Yaşam ne kadar acımasız bazan, bizim gibi geri kalmış, demokrasiden, sivil toplumdan, barıştan yoksun toplumlar için! O zaman ceviz macunu bir barış düşü gibi gelir yüreğimize oturur, yitirdiklerimizin simgesi olur, güzel günlerin, özlediklerimizin ve biz o ceviz macunlarını, akidelerini akıta akıta dişlemek isteriz...Yaşamı dişler gibi...
Kibbutz'ların çevresinde ikide bir yapılan tatbikatlar, intihar saldırıları, öldürülen çocuklar ve savaşın canavar yüzüne ilişkin korkunç haberler gün boyu uçuşur durur onun kafasında. Kıbrıs'tan uzaklaşsa da aslında buradadır, burası aynı bölgedir, ister İsrail, ister Filistin, ister Kıbrıs olsun, ister İran ya da Irak, isterse Suriye ya da Lübnan...Burası kaynayan Orta Doğu'dur, son 50 yılın kanlı ve sancılı bölgesi...Bütün kimlikler birbirine karışır, bir halı gibi dokunur kafasında, yüreğinde renk renk iplikler karışır ve insanca motiflerin aynı olduğunu farkeder. Ne ister bir insan? İster Rum ister Türk olsun, ister bir Filistinli ya da Musevi, ister Iraklı ya da İranlı, ne ister?
Başını sokacak bir ev, karnını doyuracak bir iş, çocuklar ister...Çocuklarını sevgiyle büyütmek ister...Onlara güzel bir yaşam sunmak ister...Hele hele Kıbrıslılar bu konuda asla iflah olmaz. İlle de çocukları için bir ev yapacaklar, içini donatacaklar, çocukların başını sokacak bir yeri olsun, yeryüzünde bir mekanları olsun diye...Başka ne ister insan? Sevmek ister, doyasıya sevmek ve sevdiklerine korkusuzca sarılabilmek...
Bütün bu düşleri bozar savaş çünkü savaş, öncesi, kendisi ve sonrasıyla korkunç bir kabustur. İnsanlar yerlerinden sökülüp atılır, tanımadık, bilmedik yerlere savrulur, çocukluk düşlerini, gençlik anılarını yitirir, fotoğraflarını kaybeder, kırmızı bisikletini bir daha asla göremez ya da oyuncak bebeğini...Kimsecikler onları geri veremez çünkü onlar, savaş öncesi bir yerde kalmıştır. Sanki bir alacakaranlık kuşağı gibi bir yerde...
Bir keresinde can yoldaşım Zeki bana 1963'te Kaymaklı'dan kaçışlarını anlatmıştı...Kırmızı bisikleti henüz yepizyeniydi, bisikletini çok seviyordu, savaş çıktığında onu kilitlemiş, anahtarını yanına almış, göçmen olmuş ama bisikletini kilitlediği için onu asla kimseciklerin çalamayacağını düşünüyormuş. Bugün hala bisikletinin anahtarını saklıyor...Elimizden çalınan anılara inat bir bisikletin anahtarı duruyor bu evde... Düşleri açacak anahtarlar gibi...
Düşleri açacak bir anahtardır alacakaranlık kuşağında kalmış kırmızı bisikletin anahtarı, dört yaşında Larnaka'dan sökülüp alınan ve şimdi kibbutz'larda yaşayan o genç kadının ayağını kesen bir cam parçasıdır, çok özlediği babasıdır, özlediğim babamdır ama ben ona asla sarılamayacağım...
Kibbutz'lardaki genç kadın yalnızlık çekiyor, bunu satır aralarından okuyorum, ona ablalık yapmak, azıcık teselli etmek istiyorum ki yalnızlığı azalsın, internete her girdiğinde, Kıbrıs'la ilgili haberlere her gözattığında morali bozulmasın... Kibbutz'lardaki genç kadına "Üzülme, bak yüreğin neredeyse ülken odur" demek istiyorum... "Bak benim yüreğim Bakü'de atıyor, İstanbul'da, Rodos'ta, Leymosun'da ve Girne'de, Pile'de ve Karpaz'da...Bak dinle, benim yüreğim bütün dünyada atıyor, üzülme, sil gözyaşlarını, çünkü yüreğin ülkesi bütün dünya...Yeter ki çocuklar gülümsesin, yeter ki bebeklerimizi doya doya koklayabilelim, yeter ki savaşı tanımasın onlar..."
Bu genç kadın oğullarını kokluyor doyasıya, onlara sarılıp uyuyor... Düşlerinde Larnaka'yı görüyor, bir Rum ona bir kemer hediye ediyor, bunun anlamını çözmeye çalışıyor, düşlerinde kanatlanıp Kıbrıs'a uçuyor... Kibbutz'lardaki kirazlar olgunlaşıyor, cevizler toplanıyor, kuşlar uçuşuyor, çocuklar kırmızı topraklı bir tepeden kaymayı seviyor, bütün bunları izliyor, yüreği kanasa da...Çünkü o, savaşın yaraladığı bir çocuk yalnızca, bu yaraları ömürboyu tedavi etseniz de, kolay kolay geçmez...