Yeraltı Notları, 20 Mayis 2001
Sevgül Uludağ
Doğayla uyumlu bir yaşam düşlüyordum...
Güneş incecik, tül gibi bir bulutun ardında girmişti ama yakıyordu...Bir ay kadar önceki yemyeşil tarlaların yerinde yeller esiyordu. Her yana sarının binbir tonu hakimdi, yol kenarlarında gavcarlar boy atmış, ağaçlarda halep fıstıkları henüz olgunlaşmamıştı...Yol kenarında bir berifteronun altında yere oturmuş, kan ter içinde bir kadın, çocuklarıyla birlikte kısmette ne varsa onu yiyordu, gencecik kızı bir naylona doldurduğu asma yapraklarını gelip geçene satmaya çalışıyordu. Yeni Erenköy’de sıpalar ağaçların altında otlanıyordu – bunlar, vahşi Karpaz eşeklerinin sıpacıkları olmalıydı, köylüler onları yakalamış, evcilleştirmiş olmalıydı. Çevrede başka eşek yoktu, yalnız bu sıpacıklar, zeytin ağaçlarının altına serpiştirilmiş, yeni mekanlarına ve insanlara alışmaya çalışıyordu.
Yeni Erenköy yani Yalusa’da Malibu adlı plajda deniz her zamanki gibi kristal, kumlar toz şeker kadar yumuşaktı. Deniz henüz kabuklarını dışarı atmamıştı...Balıkçı teknelerinin yakınlarına dek yürüdük, denizin binlerce yıldır oyduğu kayalıklara baktık, güneşi ve denizin tuzunu içlerine çekiyor, sahilde öylece duruyorlardı...Kamışlar boy atmıştı, çocuklar plajda top oynuyor, suya girip çıkıyor, siyah bir av köpeği peşime takılıp benimle oynamak istiyordu. Malibu’nun artık sekiz yaşındaki sarışın tekiri –ki onu daha çok yavru iken tanımıştık-, balık yemekten hiç bıkmıyordu, patilerini kucağıma dayayıp tırnaklarını batırıyor, havayı kokluyor ve miyavlıyordu. Barbunların başlarını midesine indiriyor, salına salına bir dolanıp tekrar geliyor, aynı hareketleri tekrarlıyordu.
Kumsalda oturup denizin sesini dinledim, dalgaların hışırtısını, gel-gitini... Yaşam ne kadar garipti: Ulusal Halk Hareketi afişlerini saldırgan biçimde sağa sola yapıştırmıştı, Orta Asya’nın tozları çizmelerine yapışmış bir komutan Avrupa Birliği’ne karşı çıkmış, Kıbrıslılığı savunanlara çatmıştı. Bombalar patlayalı çok olmamış, çocuklar askeri tatbikatları izlemiş, 19 Mayıs’lar kutlanmış, Verheugen, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı ilhak edeceğini açıkça söylediğini duyurmuş, European Voice, Denktaş’ı Avrupa’nın önünde bir engel olarak tanımlamıştı... Önüme gelen bildiriler tehdit kokuyordu, Tema Irkad “Can güvenliğim kalmadı, bu bir ihbardır, ya güvenlik güçleri beni korusun, ya da uluslararası kuruluşlara başvuracağım, bir hafta süre” diye yazıyordu. Önüme gelen bildiriler, eski tehdit mektuplarını andırıyor, buram buram “teşkilat” kokuyordu, Tema Irkad, namlunun ucundaki demokrasiye isyan ediyordu. Gizli toplantılar yapılıyor, kararlar alınıyor, sanki adamızın kuzeyinde iki ayrı dünya, iki farklı mekan varmış gibi işler böyle yürüyordu. Gizli toplantılarda duyduklarını, gördüklerini Meclis’e getirip tutanaklara geçirtmeyen milletvekilleri, Meclis gibi bir “silah”larını dolapta paslanmaya terkeden milletvekilleri yüreğimi kanatıyordu. Bir yanda gizli toplantılar, teşkilatlar, gommalar, tezgahlar kuruluyor, öbür yanda insanlar denize giriyor, çocuklar top oynuyor, siyah bir av köpeği kuyruğunu sallıyordu bana...Sarışın bir tekir kedi tırnaklarını batırıp balık istiyordu. Günlük yaşamla sanki yeraltına inmiş o görünmeyen gizli yaşam arasındaki fark şaşırtıcıydı. Görünür olan yaşamı, görünmez olan tehdit ediyordu.
Can yoldaşım Zeki’yle rakının başdöndürücü anason kokusunu içimize çekip denize karşı kadeh tokuşturduk, barbunları, kalamarları, güzelce kızarmış patatesleri, iştah açan salatayı atıştırdık. Oğlum henüz 12 yaşında ama daha şimdiden Türk filmleriyle ilgili doktora yapmayı düşlüyor, yönetmenleri, senaristleri, tiyatrocuları anlatıyordu. Mıgırdiç Margosyan’ın Gavur Mahallesi’ni okuyor, kitaptan öğrendiği şaşırtıcı şeyleri anlatıyordu. Rakımızı içiyor, onu dinliyorduk. Artık çocuk kitapları dönemi kapanmıştı, bu belliydi, artık Maria Yordanidou’nun kitaplarını okuyor, okuduklarını tartışıyordu...
Oğlumla Zeki denizde yüzerken ben kumsalda oturmuş, bu topraklara mahkum olduğumu, bu ülkenin çok güzel ama hasta olduğunu, benim yalnızca ağaçlar gibi, kuşlar gibi, kediler gibi canlı bir organizma olduğumu, ölümlü olduğumu, oğlumun asla bu ülkede yaşamasını istemediğimi düşünüyordum. O, Kıbrıs sorunuyla ilgilenmesin, politikayla ilgilenmesin, yaşamın kahkahası elinden çalınmasın istiyordum. Bir anne yüreğinin bencilliği miydi bu? Belki öyleydi ama deniz o kadar güzel, dalgaların hışırtısı o kadar hoştu ki, görünür ve görünmez o ikili yaşamın insanı ne kadar yıprattığını, sürekli bir sinir harbi içinde incir çekirdeğini doldurmayan işlere ne çok enerji harcadığımızı, etrafımızı kuşatan konformizmin ne büyük bir düşkırıklığı olduğunu düşünüyordum. Yüreğimi dinliyordum ve yüreğim bana bu ülkenin bütünüyle hasta olduğunu, beni de hasta ettiğini, benim yalnızca canlı bir organizma olduğumu, ölümlü olduğumu, kısacık ömrümde mücadeleden başka birşey olmayacağını anlatıyordu. Yüreğim bana denizin sesini dinletiyordu, kristal sulara bakıyordum, denizin kokusunu içime çekiyor, yumuşacık kumlara basıyor ve bunca yıldır biriktirdiğimiz bu kadar çok acının, sürekli tehdit altında yaşamanın, sürekli izlenmenin, dinlenmenin, sürekli kuşatma altında tutulmanın bu topraklarla barışık olmadığını, tüm bunların doğaya aykırı olduğunu, doğayla uyumlu olmadığını düşünüyordum. Barışı özlüyordum, hiç tanımadığım, bilmediğim, ancak düşünü kurabildiğim barışı... Bu topraklara kin ve nefretin değil, insan sevgisinin hakim olacağı günleri düşlüyordum. Her sabah gergin bir tel gibi yataktan kalkıp hayatın içine dalmak yerine, denizin bu uyumlu dalgaları gibi sakin, arada bir fırtınalar olsa da hep o sükunete geri dönüleceği huzurlu bir ortamı özlüyordum. İnsanların birbirini düşman olarak görmeyeceği, bir emirle tetiği çekmeyeceği, bir emirle haberleri sansür etmeyeceği, bir emirle vicdanlara sığmayan işler yapmayacağı bir ülke düşlüyordum. Bir emirle, bir komutayla idare edilen ülkelerde kimsecikler sorumluluk almazdı çünkü ve emirleri verenler sorumlu tutulurdu ve bunun adı faşizm olurdu...
Ufaktan bir esinti başladı ve güneşin ardına girdiği incecik, tül gibi bulutlar azıcık koyulaştı, denizin rengi de öyle... Çocuklar üşüyüp denizden çıktı, renkli havlulara sarındı, anneler onları sevgiyle kuruladı, parlak toplar, kovalar ve kürekler toparlandı, kumsal yavaş yavaş boşaldı, yalnızlaştı... Binlerce yıldır bu kumsal buradaydı, ben yalnızca doğanın uyumunu özleyen canlı bir organizmadan başka birşey değildim...