Sevgül Uludağ|Ana Sayfa


Yeraltı Notları, 2 Mayis 2001
Sevgül Uludağ

Yeni trend: felsefeden yoksun Che ve Eminem

20 yıl önce bu meydanda, aynı Atatürk Meydanı’nda 1 Mayıs mitingleri için toplanırdık. Miting bittiğinde dağılmazdık. Sol yumruklarımız sıkılı ve havada, Devrimci Gençlik Derneği’nin andını içerdik.

O zamanlar ne CHE tişörtü giyerdik, ne CHE beresi takardık. “Koşullarımız” ağırdı...Bir avuç genç, yumruklarımız havada, devrim ateşiyle yanardık...1 Mayıs’larda yalnızca beyaz gömlek giyer, kırmızı karanfil taşırdık. Kırmızı karanfil devrim ateşinin rengiydi ve aşkın ve kurtuluşun...

20 yıl önce bu meydanda Che tişörtlerinin Eminem tişörtleriyle yanyana durması, kaynaşması, içiçe geçmesi düşünülemezdi. Yeryüzüne soğuk savaş koşulları hakimdi. Kamplar kesindi, netti. Henüz ne yeni dünya düzeni, ne küreselleşme, ne üçüncü yol gibi laflar dolanmazdı ortalıkta. Şimdiki Avrupa gibi cesur bir yayın çizgisi sürdüren o dönemin Yenidüzen’ini açıkça okumak herkesin harcı değildi. Yenidüzen gizlice alınır, gizlice okunurdu...Dükkanında, işyerinde Yenidüzen bulunduranlar rejim tarafından mutlaka cezalandırılırdı.

Gençlik fırtınalarımız içinde 1 Mayıs’ları coşkuyla kutlardık...Daha üç beş ay öncesinden 1 Mayıs’a yönelik yayınlar başlar, devrimciler, ilericiler 1 Mayıs’lara hazırlanırdı. O gün insanlar daha coşkulu, daha neşeli olurdu sanki. Sanki yoldaşlık henüz bu topraklardan çekip gitmemiş, dostluklar daha sağlamdı. Belki insan belleği istenmeyen, hoş olmayan anıları unutmaya daha yatkındır, belki bundan geçmiş daha hoş gelir kulağa...Bunu matematik bir kesinlikle saptamak mümkün değil. Ama yüreğimi yokladığımda, sanki dostlukların daha sağlam, ihanetlerin daha az, devrimci mücadelenin daha keskin olduğunu anımsıyorum. Sanki kelle koltukta koşuyorduk, tek başına değildik, hep birlikte koşuyorduk.

Dün akşam bunca yıldır aynı meydanda kutladığımız 1 Mayıs’ta kendimi çok garip hissettim. İlk kez, kalabalığın içinde değildim, kortejde yürümüyordum, çünkü ilk kez bir gazeteci olarak, görevli olarak alandaydım. Konuşmaları not almam gerekiyordu, gazeteye haber yetiştirmem gerekiyordu, bu yüzden, ister istemez kendimi olayın dışında buluverdim. Ben yalnızca bir izleyiciydim. Kalabalığın 3 bin mi 5 bin mi olduğunu hesaplıyor, gazeteci arkadaşlarımla sohbet ediyor, bir yandan da pankartları okumaya, ne tür sloganlar atıldığını anlamaya çalışıyordum.

Yüreğimdeki ateş aynıydı, oysa olayın azıcık dışına kaymıştım ister istemez. İşte o zaman 1 Mayıs meydanlarında Che tişörtleriyle Eminem tişörtlerinin birbirine karıştığını, kaynaştığını, yumrukları havada slogan atan gençlerin Che’yle Eminem’in yanyana gelmesinden hiç de rahatsızlık duymadıklarını keşfettim.

Koşullar değişmiş, soğuk savaş bitmişti. Kapitalizm için Che’yle Eminem aynı kefeye giriyor, ikisi de tüketilecek birer metaya dönüşüyordu. Alandaki gençlere sormak istedim: “Che silahlı bir gerillaydı, siz silahlı mücadeleye inanıyor musunuz?”

Ya da “Eminem bir ırkçı, zencilerin ve homoseksüellerin katledilmesini savunuyor, protest müziğin şimdiki öncüsü...Şarkılarında korkunç bir nefret var...Siz herşeyden nefret mi ediyorsunuz?”

Bu iki simgenin yanyana gelmesi, içiçe geçmesi, kaynaşması, kanımı donduruyordu. Bunun neresi doğal olabilirdi? “Yeni dünya düzeni” dedikleri bu muydu acaba?

Che tişörtleri de, Eminem tişörtleri de modaydı...Tüketim toplumuna sunulan simgelerdi...

O zaman Che’yle Eminem’in ne tür ortak bir yanı olabileceğini düşünmeye başladım. Che, devrimin simgesiydi ama aynı zamanda isyanın simgesiydi. Eminem de kapitalist düzene bir tür isyanın simgesiydi...Eminem ırkçılığı, nefreti, öfkeyi seçiyordu, Che düzene karşı örgütlenmeyi ve silahlı mücadeleyi... Eminem, tıpkı MHP’li Mehmet Gül’ün Tarkan’a duyduğu tepkinin bir benzerini sergiliyordu...Milyonlarca genci peşinden sürükleyerek... “Hip-Hop” ve “Rap”, en alttaki sınıfın öfke ve yadsıyıcılıkla, küfürbazlık ve nefretle yapılan müziğin adıydı...Ezilen sınıfların çığlıkları, acıları, isyankarlık söylemleriydi...Daha önce siyahların damgasını vurduğu bu müziğe sarışın bir Eminem sahip çıkıyordu...Belki “küreselleşme” çağında beyazların da siyahlaştığını, köleleştiğini, acı çektiğini anlatıyordu. (*)

Soğuk savaş bittiğinde, tüm dünyada Che bir simge olmuştu, alınıp satılan, tişörtlerden şapkalara, bardaklardan saatlere, çoraplardan iç çamaşırlarına dek her bir tüketim maddesinin üstüne basılıp satılacak bir mala dönüştürülmüştü...Bir tüketim maddesine...Eminem’se kapitalizmin idolleştirdiği, her üç beş yılda bir kullanılıp atılan starlardan biriydi...Milyonlarca gencin beğenisine sunulan, Los Angeles’ten Lefkoşa’ya, İstanbul’dan Singapur’a dek bütün radyoların aynı anda çaldığı parçalar, 200 bini aşkın web sitesiyle...

Öyleyse kapitalizm örneğin bir Lenin’i neden metalaştıramıyordu? Ya da Karl Marks’ı? Yoksa onların felsefeleri buna engel miydi? Che, tıpkı Eminem gibi bir tüketim maddesine dönüştürülürken, Che’nin felsefesini anlayıp benimsiyor muydu gençler? Ya da Eminem’inkini?

Che kapitalizm için bir tehdit olmaktan çıkarılmıştı, birileri çıkıp gençlere onun felsefesini, yaşam biçimini, yaptıklarını anlatıp onları Che’nin idealleri doğrultusunda örgütlemeye girişinceye kadar, belki Che bir “tehdit” olmayacaktı...Ama belki o zaman Che, kapitalizmin bir tüketim maddesi olmaktan çıkarılacak, moda tişörtleri artık göremeyecektik...

Lefkoşa’da Atatürk Meydanı’nda 1 Mayıs alanında Eminem’le Che yanyanaydı...Benim elimde hala kırmızı bir karanfil, kapitalizmin işleyişini kavramaya çalışarak not tutuyordum...

(*) Avangard müzikte yol ayrımı veya...”Eminem” olayı – Hikmet Temel Akarsu – Cumhuriyet Kitap Eki – 19 Nisan 2001 ve,

“Take this into consideration” – Winston Smith – 13.3.2001 ile “When hate goes pop” - Par Tridge – 17.4.2001 – www.indymedia.org


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa