Yeraltı Notları, 2 Mayıs 2006

Sevgül Uludağ

 

Alpler’de bir rüya... (*)

Bosna’daki savaştan kaçan kuşların geldiği yer: Bled...

Yeryüzünde böyle bir yer olabilir miydi gerçekten? Bu bir rüya mıydı yoksa gerçek miydi?

Slovenya’nın Lubyana havaalanından Bled’e doğru giderken, öylesine bir şok yaşıyordum ki, manzarayı ancak “nefes kesici” olarak tanımlayabiliyordum... Nefesim kesilmişti!

Bizler Kıbrıs’ta güneşe, denize, zeytin ağaçlarına, yaseminlere alışkındık... Beşparmaklarımız ve Trodoslarımız vardı – nehirlerimiz, göllerimiz, yüksek sıra dağlarımız yoktu... Yeşillik bakımından yoksulduk – bu yüzden eski Yugoslavya’nın Adriatik denizine yakın, Avusturya ve İtalya ile Hırvatistan’a komşu olan Slovenya’ya vardığımda, gerçekte nereye geldiğimi çözmeye çalışıyordum...

Bunca yeşilliği hayatım boyunca hiç görmemiştim... Çam ağaçlarının, servilerin, yapraklarını dökmüş kavakların her türü buradaydı. Bled’e doğru yol alırken, beni başka sürprizler de bekliyordu: Yollarda tabelalar vardı... “Dikkat! Ceylan çıkabilir! Dikkat geyik çıkabilir!”

Burası meğer Alp dağlarıydı! Bu yüksek dağlar, bizim Beşparmaklar’ın ve Trodoslar’ın cücecik gibi kalmasına neden oluyordu!

Hava azıcık rüzgarlı ama güneşliydi... Alpler’in tepelerindeki karlar bembeyazdı... Hızla yol alırken, arada bir köprünün üstünden geçiyor, altta akan sulara hayretle bakıyorduk! Su!... Dereler!... Bizim alışkın olmadığımız manzaralar!...

Bled’e vardığımızda bu kez daha da büyük bir şok yaşadık: Çevresi yedi kilometre olan bir göl... Etrafı Julien Alpleri’yle çevrili... Silme orman ve sessizlik...

Otel Jadran’a yerleştik – balkon kapısını açıp dışarıya çıktığımda, bir an kalbim durup yeniden çalışmaya başladı... Manzara nefes kesiciydi! İçim bir anda muhteşem bir neşeyle doldu!..

Hayat çoğu zaman tekdüzedir ya da bize öyle geliverir... Sabah kalkarız, bütün gün koşuşturup dururuz, aynı işyerinde çalışırız, aynı işleri yaparız, sanki hiçbir değişiklik yok gibi görünür... Üstelik hayat, sürekli pürüzler de çıkarır – inişli yokuşlu bir yol gibidir. Kimi zaman bu yolda yürümek zorlaşır – arabanın lastiğinin patlaması, ısıtıcının yanması, suların akmaması, yolların çukurlarla dolu olması, sinir bozucu bir trafik, şehrin gürültüsü, insanı tüketen politik gündem, Kıbrıs sorununun çıkmazlarla dolu sokakları... Sanki de insanların hayatını kolaylaştırmak, sorunları çözmek için değil de, tam tersine hayatımızı zorlaştırmak için orada bulunan envai çeşit politikacıların varlığı... Polisimize polis diyemeyişimiz, yurdumuza “benim” diyemeyişimiz, bölünmüşlük... Hala o dikenli teller, hala o kum torbaları, hala o barikatlardaki işkenceler... 40 yıl, 50 yıl sonra, hala aynı egemenlik savaşları!... Hala bizi tüketen, ömrümüzü bir timsah gibi yiyip bitiren aynı gündemler, aynı suçlamalar, aynı genellemeler, aynı şovenizm, aynı ırkçılık, aynı milliyetçilik masalları...

Tüm bunlar enerjimizi alıp götürüyor – bu yüzden, Bled, bana bir rüya gibi geliverdi... Burası tüm bunlardan uzaklarda, başka bir yerdi... Burasının dinginliği, beni de dinlendirecekti... Bir şiire kaptırır gibi yüreğimi, Bled’in dingin güzelliği karşısında büyülenecektim...

Burası Julien Alpleri’nin koruduğu bir göl, ortasında minik bir ada... Bu güzelliğin gerçek olup olmadığını anlamak zordu: Sanki bir rüyaydı...

Burası, Yugoslavya savaşından kaçınabilmiş bir yerdi: Bu yüzden Bosna-Hersek savaşından ürken kuşlar, buraya göç etmişti... Burayı o kadar sevmişlerdi ki, savaş sona erdikten sonra da bir daha Bosna’ya dönmemişlerdi...

Burası sarı ve menekşe papatyaların açtığı, Bled gölünde alabalıkların, yeşil ve menekşe başlı ördeklerin, kuğuların yüzdüğü, çam ağaçlarıyla çevrili 5 bin nüfuslu bir kasabaydı... Tam karşıda, taşların üstüne inşa edilmiş bir kale vardı...

Aklıma ilk gelen annem oldu! Yaşıyor olsaydı, “Şükür yaradana!” diyecekti çünkü burası, insan elinin hiç değmediği, bozulmamış, kirlenmemiş, çürümemiş, bir zamanlar yeryüzünün nasıl da güzel olduğunu kanıtlarmış gibi duran, cennetten bir parça gibiydi... Evet, evet! Annem burada olduğumu görseydi, gülümseyecek ve “Aman be gızıma! Nerelere gitti!” diyecekti... Hele hele karşıdaki Alpler’in tepelerindeki karları görebilseydi, bunların büyük amcamızın armağan ettiği İsviçre’de yapılmış oyun kağıtlarındaki Alp manzaralarının aynısı olduğunu ve bunların yalnızca birer resimden oluşmadığını, böylesi dağların gerçekten var olduğunu hayret ve sevinçle farkedecekti! Annemi geçen yıl kaybettim ve buna hala alışamadım, belki asla da alışamayacağım... Gördüğüm her güzellik, aklıma onu getiriyor... Bled’in bir rüya gibi güzelliği de aklıma öncelikle annemi getirmişti...

Avrupa Gazeteciler Federasyonu’nun yıllık olağan toplantısı, bu yıl Slovenya’nın Bled kentinde yapılacaktı. Ancak olağan toplantının yanısıra uzun süredir üstünde çalıştığımız bir projenin sonuçları da sunulacaktı... Bu proje kadın politikacıların medyada nasıl takdim edildiği konusunu işliyordu... Bu yüzden Uluslararası Gazeteciler Federasyonu, Avrupa’dan 12 tane de “Eşitlik uzmanı”nı toplantıya davet etmişti... Bunlardan biri de bendim... “Eşitlik uzmanı”nları, kadın-erkek eşitliği ya da bilimsel deyimiyle “toplumsal cinsiyet eşitliği” uzmanlarıydı... Geçen yıl, Mayıs ayında Kıbrıs Gazeteciler Birliği’nin Avrupa Gazeteciler Federasyonu eşitlik birimiyle ortak organizasyonu çerçevesinde üç gün süreyle bu konuları tartışmış, sendikalarda kadın-erkek eşitliğini araştırmış, geniş anlamda “Avrupa kıtası”nda durumumuzu gözden geçirmiştik... Bir de bu konuda hazırlanan ankete katkı koymuştuk. Şimdi bunları Avrupalı gazetecilere sunma ve yapılması gerekenleri gözden geçirme zamanıydı...

Slovenya hiç gitmediğim, hiç bilmediğim bir yerdi... Bu harika ülkenin sırlarını keşfetmeliydim!... Nasıl olmuş da savaştan muaf kalabilmişti? Yugoslavya cayır cayır yanarken, nasıl olmuş da, savaşa girmekten kaçınabilmişti? Savaşa girmek zorunda kalsaydı, belki de Bled’in bu rüyamsı güzelliği burada olmayacak, ağaçlar yanıp kül olacak, binalar yıkılacak, karşıdaki o muhteşem kale, uçakların ve topçu birliklerinin ilk hedefi olacaktı...

Bled minik bir kasabaydı – bu yüzden Slovenya’yı keşfetmeye buradan başlamak kolay olacaktı...

Alpler’de yedi kilometre yürüyüş...

Otelin girişinde, çam ağaçlarının altında açmış menekşe laleler, demet demet sarı Alp çiçecikler var... Geçtiğimiz yolların kenarlarında menekşelere rastlıyoruz... Burada hava temiz, oksijen bol... Yıllar önce gittiğim Zürih’te ya da birkaç yıl önce Klagenfurt’tan Venedik’e giderken geçtiğim yollarda gördüğüm Alpler’in gerçek anlamını kavrayamamıştım... Alpler’in ne anlama geldiğini ancak Bled’de farkediyorum...

Deniz seviyesinden 500 metre yüksekteyiz – Bled, Slovenya’nın kuzeybatısında, Julien Alpleri’nin eteğinde, Sava Bohinjka ve Sava Dolinka nehirlerinin kesiştiği yerde bulunuyor... Burada otellerin yüzme havuzlarının bile Alpler’deki “şifalı sularla” doldurulduğunu öğreniyoruz. Bled’in suyu o kadar hafif ve içimi o kadar kolay ki, kendimi durmaksızın su içerken buluyorum!...

Avusturya ve İtalya sınırlarından yalnızca bir saat uzaklıkta bulunan Bled’ten trenle Münih, Salzburg, Belgrad, Atina ve İstanbul’a gitmek, İtalya’ya, Trieste’ye ya da Venedik’e uzanmak mümkün.

Bled gölünde gondolleri andıran tekneler var ama motorlu tekne yok çünkü gölde yaşayan alabalıkları, yeşil ve mor başlı ördekleri, kuğuları ürkütmek istemiyorlar, sessizliği bozmayacak biçimde “kürekçiler” kürek çekerek, gölün ortasındaki minik adaya insanları taşıyor. Eski model, keresteden yapılmış bu teknelere “pletna” deniliyor – ilk “pletna” 1590’da yapılmış ve o günden bugüne bu teknelerin şekli değişmemiş...

1855 yılında, İsviçreli bir doktor olan Arnold Rikli, Bled’in yumuşak iklimini, temiz havasını ve şifalı sularını keşfetmiş... Burada bir “Doğal Sağlık Enstitüsü” kurarak kendi tedavi yöntemlerini uygulamaya başlamış. Hastalarını Bled’in çevresindeki patikalarda yrüten, onların şifalı sularda yıkanmasını öneren ve hastaları için sert diyetler uygulamak isteyen Rikli’ye başlangıçta bu kentte azıcık kaçık gözüyle bakılıyormuş. Ancak sonra Bledliler, bu hastalardan para kazanabileceklerini keşfetmişler!... Çünkü hastalar Dr. Rikli’nin diyetine dayanamayarak, ikide bir civardaki hanlara kaçıyor ve burada bol bol yiyip içiyormuşlar!... Bled’te “turizm” böyle başlamış ve 1903 yılında Viyanada yapılan bir uluslararası sergide en iyi tedavi merkezi seçilerek altın madalya kazanmış.. Henüz 1906 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda burası önemli bir turizm merkezi olarak gösteriliyormuş... Şu anda kasabanın nüfusu 5 bin ve kasabanın turizm için yatak kapasitesi de 5 bin!

Turistler buraya geldiklerinde neler yapıyorlar? Kenti dolaşıp mağazalara bakmak, burada ne tür bir turizmin yapıldığını anlamaya yetiyor: Dağcılık, yürüyüş, bisiklet, ski, nehirde “kürek” ve yüzme... Mağazalarda, Alpler’e tırmanacaklar ya da ski yapacak olanlar için soğuktan koruyucu özel kıyafetler satılıyor: Kar maskeleri, ski kıyafetleri, yağmur ve rüzgar geçirmeyen anoraklar, polar yelekler, kar için gözlükler... Dileyen küçücük, iki kişilik tayyarecikler kiralayıp uçmayı öğrenebiliyor. Paraşütle atlama ve “paragliding” yapmak da mümkün.

Ama en güzeli, tüm bunları bir kenara bırakıp Alpler’de yürümek... Bir ikindi vakti, Kıbrıslırum arkadaşım Andrula ve Bulgaristan Gazeteciler Sendikası Başkanı Nikolay Varadinov’la, gölün çevresindeki yürüyüş yolunda yürüyoruz. İkibuçuk saatte, gölün çevresini tam olarak dolaşıyoruz: Tam yedi kilometre! Ağaçlar arasından geçerken, eriyen karların tepelerden akarak, yerdeki bir ızgaradan süzülüşünü izliyoruz... Tepelere inşa edilmiş evlerin bahçelerinde herkes hummalı bir faaliyet içinde: Alpler’den eriyip akan karlar, dal parçalarını ve yaprakları da evlerin bahçelerine sürüklemiş – insanlar tırmıklarla temizlik yapıyor... Yürüyüş güzergahımızda bisiklet süren gençlere, köpeğini dolaştırmaya çıkmış çocuklara, çocuklarına paten kaymayı öğreten ailelere rastlıyoruz. Yedi kilometrelik yürüyüş yolumuzda sık sık durup gölde yüzen ördeklere ve kuğu ailesine bakıyoruz: Göl kıyısında kuğuların, yavrularına karşı son derece korumacı oldukları, bu yüzden onları rahatsız edecek olanlara karşı saldırgan davranabilecekleri uyarısı var. Ama öyle bir şey olmuyor... Bir kuğu yanıma kadar geliyor ve tuhaf biçimde ötüyor... Ördekler de insanlara alışkın çünkü çocuklar onlara ekmek parçacıkları atıyor... İçimden “Böyle yerde nenem de yürür!” diye geçiriyorum... İnsan Lefkoşa’da nerede yürüyebilir ve niçin yürüyebilir? Sinir olmak için mi? Trafikte her an ezilmek için mi? Kaldırımlara park etmiş arabalara bakıp, yolun içinde yürüyerek hayatını tehlikeye atmak için mi? Yollardaki lukkolara ve çöplere bakmak için mi? Bizde park kültürü yok, bakılacak yeşillik yok, millet yürümek için stadyuma gidiyor ve futbol sahasının çevresinde dönüp duruyor... Öyleyse burada, Alpler’in üzerinde yürümek, asırlık ağaçlara dokanmak, ördeklere ve kuğulara bakmak, şırıl şırıl akan kar sularının sesini dinlemek, benim için asla bulunamayacak büyük bir lüks!... Bled’te bu yürüyüş yoluna araçlar giremez – bu yüzden trafikte ezilmeden birkaç saatte 7 kilometre yürümek ve bundan zevk almak mümkün!...

Bled’de ilk yaptığımız şey, bu minik kasabayı dolaşmak... Andrula’yla birlikte yürüyoruz... Bir an geliyor, Andrula kentin dışına doğru yürümeye başlıyor... Yağmurun altında, az ilerimde neredeyse koşuyor!... Arkasından bağırıyorum:

“Andrulaaa! Andrulaaa! Dur!...”

“Ne var? Ben kent merkezini arıyorum...”

“Kent merkezi falan yok! Kentin merkezi göl olmalı... Geri dön!”

Bana pek inanmıyor – ara sokaklara girip çıkıyoruz, ayaklarımız sırılsıklam oluyor... Evlerin mimarisine, tepe pencerelerine, kiremitlerin damlara üçgen biçimde konuşuna, kapılardaki motiflere bakıyoruz... Üşüdüğümüzde bir pastaneye sığınıyoruz, içerisi sıcacık ve pasta kokusuyla davetkar!... Bled’in kendine özgü kremalı pastasından yiyoruz: Bugüne kadar Bled’de tam 9 milyon tane kremalı pasta üretilmiş. Pastanedekilere sorduğumuz zaman, benim yanılmadığımı, kent merkezinin gerçekten de burası olduğunu öğreniyoruz!... Dışarıda yağmur yağıyor, sigara içmek istediğimizde, bizi pastanenin başka bir bölümüne alıyorlar... Burada yörede bulunan Alpler’deki hayvanların resimleri asılmış: Bir kartal, bir ayı, bir geyik, bir karaca, bir kokarca... Alpler’de ayı avlamak yasak ama milletin geyik avına çıktığını ve yörede bol bol geyik eti tüketildiğini öğreniyoruz...

Peki bu yörenin yemekleri neler? Özellikle hem Avusturya, hem de İtalyan mutfağından etkilenmiş olan bu yörede Alpler’de yetişen her çeşit mantardan yapılma çorbalar, güveçler, mantarlı etler bulmak mümkün... Mutfaklarında “gulaş” baş köşede ama bir farkla: geyik ve yabani hayvan etlerinden yapılmış “gulaş” gözde... İçecekleri ise bir tür “schnapps” – armutlardan, böğürtlenlerden, elmalardan ve üzümlerden yaptıkları, Alpler’den toplanan bitkilerle “aroma” kattıkları içecekler bunlar... Ama benim en sevdiğim şey, ekmekleri oluyor... 100 yıllık bir tarife uyularak yapılan, içinde her tür tahıl ve tohumun bulunduğu ekmeğin adı “Stolitni Sosido” yani “Komşunun ekmeği!”... Slovenya’da süt ürünleri bol – makarnayı dört değişik çeşitteki eritilmiş peynirle sunuyorlar... Her lokantada balık, kalamar ve ahtapot bulmak mümkün... Akdeniz mutfağıyla Balkanlar’ın bir karması bu ve gerçekten nefis bir karışım!...

Göldeki manzara her an değişiyor... Bir bakıyorsunuz bulutlar her yanı kaplamış ve bir anda tepedeki şato, havada asılı gibi duruyor... Gün ışığının her değişimi, Alpler’in göldeki yansımasını da değiştiriyor... Akşam çöktüğünde otele dönüyoruz – iki saatte bütün kasabayı dolaştık ama henüz şatoya tırmanmadık... Bunun için yarını beklememiz gerekecek...

Alpler’de koşuşturan Kıbrıs muflonları...

Oteldeki balkonumdan baktığım bu kale, Slovenya’nın en eski kalesi... Bled Kalesi’nden ilk kez bundan bin yıl kadar önce yazılı metinlerde söz edilmiş... Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gazeteciler, iki otobüse doluşup kaleye doğru yol alıyoruz.... Ortak merakımız, buradan Bled’in nasıl görüneceği...

Kalenin adı “Grad Bled” ve iç avluya gotik bir dehlizdeki basamakları tırmanarak giriyoruz... Bin yıl kadar önce inşa edilmiş ve sonra eklemeler yapılarak bugünkü haline gelmiş... Gotik tarzdaki bu kaleden, aşağıdaki göl kıyısı çok güzel görünüyor...

Girişte Slovenya kıyafetleri içinde iki kişi bizi karşılıyor: Birisinin elindeki selede sarmısaklı ekmek dilimleriyle tuz var – ekmek ve tuz! Rusya’da da bir zamanlar böyle karşılanmıştık – onlara göre ekmek ve tuz, refahın simgesiydi... Antik çağlardan beri tuza, kötülükleri kovan özellikler atfediliyordu... Diğer kişi ise geleneksel Slovenya içkilerini küçük bardaklarda ikram ediyor: Zivaniyayı andıran “Şlivovitz” ve bir tür armut brandisi olan “Viljamovka”... Daha sonra her bir şişe takılı bir parça kurutulmuş et ikram ediyorlar...

Derken kalenin “sahipleri”, taş basamaklardan aşağıya iniyor ve bizleri karşılıyor... Ortaçağ’da bu kalede giyilmiş olan kıyafetler içindeki bu çifte bir de çevirmen eşlik ediyor... Teatral bir atmosfer yaratıyorlar ve bizi de o havaya sokmaya çalışıyorlar!... Sonra bizleri “yukarıya” davet ediyorlar... Taş basamakları çıkıyoruz ve kendimizi başka bir avluda buluyoruz...

Burada bir folklör dans grubu bizi karşılıyor – onlara bir akordeon eşlik ediyor... Slovenya’nın geleneksel danslarını oynuyorlar... Kıyafetleri Avusturya ve Almanya’nın güney bölgelerinde görülen kıyafetleri andırıyor... Sonra Bled Belediye Başkanı Joze Antonic ve Bled turizm sorumlusu Eva Straus gazetecilere hitap ediyor... Konuşmaların sonunda, bizleri geleneksel Slovenya çorbası içmeye davet ediyorlar...

Avludaki kazanlarda pişirilmiş olan iki çeşit çorba var... Biri elbette mantar çorbası... Alpler’de yetişen taze mantarlar ve kremayla yapılmış... Diğeri ise içinde patates, havuç, domates ve et bulunan bir başka çorba... Bunun kenarına bulgur gibi pişirilmiş karabuğday konularak servis ediliyor... Çorbaların adını da öğreniyorum: Ajmoht ve Ajdovi Eganci... Çorba tabaklarımızı alıp kalenin içine gidiyoruz çünkü artık hava soğumuş durumda...

Kaleden baktığınızda, gölün ortasındaki minik adacık da görülüyor... Adacıkta bulunan bir kilise var ve bu kilisede bulunan “Dilek Çanı” turistleri kendine çekiyor...

Bu dilek çanıyla ilgili bir de efsane var... Bir zamanlar Bled Kalesi’nin Lord’u haydutlar tarafından öldürülmüş... Karısı da kocasını anmak üzere bir çan yaptırmış ve bunu adadaki kiliseye koyduracakmış ancak çanı taşıyan gemi batmış ve denizciler de boğulmuş. Kadın, Roma’daki manasıtra giderek Papa’yla görüşmüş – o da kadın için yeni bir çan yaptırılmasını ve bunun Bled’teki adacığa gönderilmesini emretmiş. Böylece “Dilek Çanı”, Padova’da 1534’te yapılarak Bled’e getirilmiş ve adacıktaki kiliseye konmuş... Ancak uzun yıllar boyunca, Bledliler, fırtınalı gecelerde gölün dibindeki çanın sesini duyduklarına yemin ediyorlarmış!...

Bölgeyle ilgili bir diğer ilginç öykü de 1800’lü yıllardan kalma... 1813 yılında Fransız ordusu gerilerken, yakıp yıkıyor, çalıp çırpıyormuş... Bledli bir işadamı Lubyana’dayken, Fransız askerlerinin Bled’e giderek gölün ortasındaki kilisecikte bulunan hazineleri almayı tasarladıklarını öğrenmiş. Hemen atına atlayarak, Bled’e geri dönmüş... O zaman bir hancı, adacığın kadınlar tarafından korunmasını, erkeklerin savaşa girmemesini, aksi halde her iki tarafın da çok kayıp vereceğini söylemiş... Böylece Bledli kadınlar tırmıklar ve sopalar ve öteki tarımsal araçlarla donatılmışlar... Tüm kayıklar adayı terketmiş... Fransızlar, buraya vardıklarında saklanmış kayıkları bulamamışlar... 20 kilometre uzaktaki Bohinj gölündeki kayıkları at arabalarıyla çekerek buraya getirmişler... Fransız askerleri Bledli kadınlarla savaşa girişmişler ancak kendilerini aşağılanmış hissettikleri için bir süre sonra bundan vazgeçmişler ve çekip gitmişler... Böylece Bled’in hazineleri de kurtulmuş!...

Bled Belediye Başkanı Joze Antonic’le sohbet ediyoruz:

“Tito zamanında” diyor, “Kıbrıs bize muflonlar armağan etmişti...”

Alpler’de de muflonlar var ancak Kıbrıs muflonlarının buralara kadar ulaştığını bilmiyordum...

“Gerçekten mi?” diyorum, “Evet! Evet!” diyor...

“Demek ki şimdi Alpler’de koşuşturan Kıbrıs muflonları var!...”

*** Slovenyalı gazeteci Tanya Lesniçar Puçko anlatıyor...

Bir zamanların ceza sömürgesi: Goli Otok...

45 yaşındaki Slovenyalı gazeteci Tanya Lesniçar Puçko’yla gölün kıyısında oturup konuşuyoruz... Onunla kahvaltıda tanıştım – birlikte Bled’te yürüyüp Lubyana’daki kızına götürmek üzere Bled’in harika kremalı pastalarından aldık... Sonra da kendimize bir yer bulup röportaja giriştik... Tanya’nın birkaç saat vakti vardı, sonra Bled’ten ayrılıp Lubyana’ya dönecekti. Çalıştığı gazete başkentteydi ve buraya Avrupa Gazeteciler Federasyonu’nun toplantılarına katılmak üzere gelmişti... Şanslıydım – çünkü “içeriden birisi” kafamda dönüp duran sorulara yanıt verebilecekti...

Slovenya nasıl olmuş da, Balkanlar kana bulanırken, savaşın dışında kalabilmiş, kendini koruyabilmişti? Biliyordum ki eski Yugoslavya’da bağımsızlığını ilk ilan eden ve kazasız belasız, çatışmasız bunu başaran bir ülkeydi... Slovenya, “Doğu Avrupa” ülkeleri arasında, Avrupa Birliği’ne hızla hazırlanıp AB’nin genişleme programı çerçevesinde, AB’ye üye olmuş bir ülkeydi... 25’lerin içinde Slovenya da vardı... Tüm bunları açıklamasını istedim bana... Onunla röportajımız şöyle:

SORU: Günlük bir gazetede kültür sayfası hazırlayan bir gazetecisin...

TANYA: Evet... Kültür sayfası hazırlıyorum günlük bir gazetede, gazetenin adı “NEONİK”... İkinci büyük gazete Slovenya’da. Normalde ben tiyatro ve edebiyatla ilgileniyorum ancak haftada bir kez de makale yazıyorum... Makalelerim yaşamın tüm alanlarıyla ilgili olabiliyor- sosyal politalarla, kadın sorunlarıyla, azınlık haklarıyla ilgili yazıyorum... Yani herşeyle ilgili!...

SORU: Bana birazcık Slovenya’nın tarihçesinden söz edebilir misin?

TANYA: Slovenya toprakları aslında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na aitti 300 yıl boyunca. Daha o dönemde dahi Slovenya’da bağımsız olma yönünde ulusal düşünceler mevcuttu... Biliyorsun, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda yoksul uluslar vardı, bunlar da bağımsızlık istiyordu veya bir tür otonomi istiyorlardı... Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yıkılmıştı ve pek çok ulus, bağımsızlıklarına kavuşmuştu. Slovenya o dönem eski Yugoslavya’nın parçası olmuştu – o günlerde Yugoslavya üç ulustan meydana geliyordu: Slovenler, Hırvatlar ve Sırplar... Bu bir krallıktı, bir kralımız vardı ve kral Sırp’tı. Bu sözünü ettiğim Yugoslavya, iki dünya savaşı arası dönemde var oldu. Çok çatışmalı bir ülkeydi o günlerde – çünkü yeni bir devletti, üç farklı milliyetten oluşuyordu yapısı ve bunların her birinin farklı tarihçeleri bulunuyordu. Örneğin Sırpları Türkler işgal etmişti – biz Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun parçası olmuştuk... O günlerde farklılıklar çok büyüktü ve Yugoslavya da bir tür “yapay” bir devletti – çok büyük sorunları vardı...

SORU: Peki ya Hırvatlar?

TANYA: Hırvatlar arada kalmışlardı – çünkü imparatorluğun ön cephesi aslında Bosna’daydı – yani Bosna’nın bir bölümü Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ait topraklardı... Güneyi ise Türkler tarafından işgal edilmişti. Yani Bosna’nın yarısı Türkler’in işgali altındaydı, yarısı da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na aitti.Yeni bir devlette bu tür farklılıklar ve çelişkiler, pek çok sorunu da provoke ediyordu... Daha o zamandan Sırplar çok dominant (üstün) konumdaydılar, kendi sözlerini geçirmeye çalışıyorlardı. Belgrad, bu eski Yugoslavya’nın daha o zamandan başkenti olmuştu ve Kral ile tüm önemli yetkililer Sırplar’dan oluşuyordu. Slovenler daha o zamandan, Sırplar’ın bu egemenliğinden biraz ürker haldeydiler ve bu durum İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da devam etti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu Yugoslavya’ya Karadağ, Makedonya ve Bosna-Hersek de katıldı. Savaş sonrası dönemde, başlangıçta sert bir komünizmle, Stalinci yöntemlere sahip bir rejimle yaşamaya başladık – bu durum 1960’lara kadar devam etti. Bu dönem çok kötü şeyler olmuştu...

SORU: Mesela ne gibi?

TANYA: Örneğin siyasi muhalifler tutuklanıyordu, Katoliklere veya başka dinsel gruplara karşı kötü davranılıyordu... Kiliselere ait yerler mağazalara dönüştürülüyordu... Komünist olmayan tüm düşünceler bastırılıyordu... Bir adacık vardı Goli Otok adında – siyasi muhalifler buraya sürgüne, zorunlu çalışmaya gönderiliyordu. “Goli Otok”, “Çıplak Ada” demektir – çünkü orada hiçbir şey yoktur, taşlıktır sadece. Taş kırmaya gönderiliyordu muhalifler – şimdi Hırvatistan’a aittir bu adacık... Bu adacığa tüm Yugoslavya’dan muhalifler gönderiliyordu...Hırvatlar, Slovenler, Stalinci rejime karşı olan herkes oradaydı! Ancak 1960’lara gelindiğinde bu komünist sistem dökülmeye başlamıştı... Liberal düşünceler, sınırlardan içeriye girmeye başlamıştı... Özellikle büyük kentlerde liberal düşünceler yer etmeye başlıyordu, Belgrad gibi, Zagreg gibi, Lubyana gibi yerlerde, özellikle Fransa’ya gidip gelmiş insanlar çoğalıyordu... Özellikle Fransa... Tuhaftır ancak bu özgürlük düşünceleri, daha çok Fransa’dan geliyordu Yugoslavya’ya. Çünkü Yugoslavya’daki aydınların, Fransa’daki varoluşçularla çok güçlü bağları vardı... Sonra rejim daha yumuşak davranmaya başladı, özellikle bizim kuşağa karşı... İnsanlar aslında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra neler olup bittiğini bilmiyordu... Örneğin benim ailem Lubyana’da yaşamadığı için ne olup bittiğinden habersizdi – biz Maribor’da yaşıyorduk, bu ikinci büyük kenttir. Ailem çok acı çekmemişti Stalinci yöntemlerden, bir tek annem biraz baskı altına alınmıştı... Annem Sloven’di ancak Fransa’dan gelmişti Slovenya’ya İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve özellikle gittiği okulda çok baskı görmüştü...

Annem kapitalist bir ülkeden geldiği için okulda gerçekten baskı görüyordu... Ancak 1960’larda tüm bunlar daha insancıl bir hale gelmeye başladı. Daha insancıl derken şunu kastediyorum: Daha fazla sayıda insanın kendini ifade etmesine izin veriliyordu – böylece 1990’lı yıllarda bağımsızlığımızı kazanıncaya kadar demokrasi gelişmeye başlamıştı. 1991’de bağımsızlığını kazandı Slovenya...

SORU: Hırvatistan ve Slovenya, bağımsızlıklarını ilan etmeye birlikte karar vermişlerdi ancak Hırvatistan bundan caydı. Bundan biraz söz edebilir misin? Bir de savaşın dışında kalmayı nasıl başardınız? Bunu da izah edebilir misin?

TANYA: Slovenya’yla Hırvatistan’ın tarihleri bir şekilde birbirine bağlıdır... Bir zamanlar aynı imparatorluğun parçasıydık – her iki ülke de ağırlıkla Katolik ülkelerdir – Sırplar ise Ortodoks’tur. Yani bir tür yakınlık vardır Hırvatistan’la Slovenya arasında... Aslında bağımsızlık düşüncesi pek yeni bir düşünce değildi... 1980’lerde yeşermeye başlamıştı bu düşünce, 1980’lerde sivil toplum hareketleri Slovenya’da güçleniyordu... Çoğulcu düşüncelerin popüler hale gelmesi, bağımsızlık düşüncesine yol açtı... Başlangıçta ana düşünce Yugoslavya Federasyonu’nu Konfederasyon’a dönüştürmekti. Federasyonu değiştirmek istiyordu insanlar çünkü pratikte bu federasyonu idare eden Belgrad’tı. Bu federasyonun yerine, cumhuriyetlere daha fazla bağımsızlık tanıyacak bir konfederasyon tesis etmek istiyorlardı. Çünkü Sırp yönetimi her şeye egemen oluyordu – ve elbette Sırp yönetimi konfederasyon fikrine karşıydı çünkü cumhuriyetlerden merkeze daha az para akışı olacaktı o zaman... Daha o zamandan Kosova problemdi – Slovenya ise Kosovalılar’ın baskıya uğramasına karşı çıkmaktaydı. Ama elbette bu bir ekonomi sorunuydu. Slovenya, eski Yugoslavya’nın en zengin bölgesiydi, bu yüzden Belgrad’a en fazla parayı gönderen de Slovenya’ydı ve onların ekonomisini de finanse eder konumdaydık!... Ekonomiyle ilgili bu sorun, gerçek bir sorundu. Slovenya, bağımsız olması halinde, hayatta kalabileceğine ve hatta gelişebileceğine inanıyordu, ekonomisi tamamdı çünkü.

SORU: Slovenya neden diğer cumhuriyetlere kıyasla daha zengindi? Daha önce Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun parçası olmuş olduğu ve bu yüzden altyapı yatırımlarının tamam olması nedeniyle miydi bu?

TANYA: Evet... Henüz 19ncu yüzyıldan bu yana sanayi yatırımları vardı Slovenya’da – oysa Belgrad’ta sanayiden söz etmek mümkün değildi, böyle bir şey yoktu 19ncu yüzyılda o bölgede. Hala kırsal bir bölgeydi oraları... Yani Slovenya’nın 50 yıl önde olmak gibi bir avantajı vardı. Ayrıca Slovenya’da diğer bölgelere kıyasla farklı bir mentaliteden söz etmek de mümkündür: bizde biraz Protestan gelenekleri vardır... Bunun anlamı nedir? Protestan geleneklerine göre çalışacaksın, dürüst olacaksın... Yani çok çalışacaksın...

SORU: Ancak Slovenya Protestan mıydı ki?

TANYA: Değildi – ağırlıkla Katolik’tir Slovenya... Ancak 16ncı yüzyılda burada güçlü bir reformcu hareket vardı. Bu hareket de, güçlü biçimde dille bağlantılıydı. Çünkü Reformistler yani Protestanlar, İncil’i ilk kez Sloven dilinde ortaya koyuyordu. Bu bizim “ulus” düşüncesiyle buluşma noktamızdı... Bu Protestan düşünceleri, dilin bağımsızlığını öngörüyordu – bir “ulus” olabilmek için dilinizin de bağımsız olması gerekiyordu. Yani çeşitli şeylerin toplamıdır – Protestan düşüncelerinin yani çok çalışmak, dürüst olmak gibi düşüncelerin yanısıra, bir de Katolik gelenekler vardı. Biliyorsun, Katolikler’de “günahlar”ın için kiliseye bir şeyler ödersin ve hayatını devam ettirirsin, falan! Ancak Slovenya’da bu iki farklı prensibin bir arada bulunduğunu görebilirsiniz! Hırvatistan olduğu gibi Katolik’tir – Bosna’ya bakarsak, Türk işgalciler geride bir tür İslam dini bırakmışlardı ancak bu çok kendine özgü bir şeydi... İzole olduğu için tuhaf biçimde gelişti bu İslam inancı, başka yerlerdeki İslam dininin gelişiminden farklı gelişti... Dağlar arasında izole edilmiş bir biçimde gelişti. Bosna’da Ortodokslar’la, Katolikler’le kaynaşıyorlardı – ve belli özellikleri olan bir İslam dini geliştirmeyi başarmışlardı. Olumlu anlamda söylüyorum bunları, adapte etmişlerdi kendi koşullarına dinlerini... Ve bu çalışıyordu orada – sosyalist Yugoslavya’da, Saraybosna’da olmanın bana çok komik geldiğini hatırlıyorum mesela. Çünkü bu İslamcı insanlar, şimdilerde başka yerlerde gördüğümüz gibi gerici insanlar değillerdi. Katolikler’le ve Ortodokslar’la birlikte yaşamayı başarıyorlardı. Ancak gericilik Bosna’daki son savaşın provokasyonuyla ortaya çıkmıştı. Şimdilerde Bosna’da sert bir İslamcılık var – oysa eskiden çok insancıl bir İslam dini vardı Bosna’da – tüm dinlerde olduğu gibi... Çünkü biliyoruz ki Katolikler de fanatik olabilir, tüm dinlerde böyle. Dinin iyi yönleri de vardır ancak kötü yönleri öne çıktığında, gericiliğe dönüşür.

Bizler Slovenya’da, İtalya ve Avusturya ve Macaristan’ın tam sınırında yaşadığımız için, her zaman Batı’nın nasıl yaşadığını, Batı’da işlerin nasıl yürütüldüğünü biliyorduk... Çocukluğumdan beri örneğin alışveriş için Avusturya’ya giderdik veya İtalya’ya... Yani yurtdışına çıkabiliyorduk. Tito’nun Yugoslavya’daki sosyalizmi gerçekten çok açık bir sosyalizm türüydü – örneğin Macaristan’da uygulanan sosyalizmden çok daha açıktı Yugoslavya’da uygulanan. Macaristan’a da gidebiliyorduk ancak oradaki gerçekten karanlık bir sosyalizm türüydü... İnsanlar gerçekten baskı görüyordu orada – biz cennetteydik! Slovenya olarak biz bu Batılı ülkelere, yani İtalya ve Avusturya’ya çok yakın olduğumuz, sınır komşusu olduğumuz için, demokrasinin nasıl çalıştığını biliyorduk. Ve kendi ülkemizde de bunu uygulamayı tahayyül etmek bizler için zor değildi... Bu söylediklerim Sırplar için pek geçerli değildi çünkü onlar Batılı ülkelere o kadar da yakın değillerdi – bizim kadar Batılı düşüncelere inanmıyorlardı mesela. Örneğin Slovenya’da geçiş süreci, büyük bir şok yaratmadı... Yani biz hem ekonomik, hem de psikolojik olarak demokrasi dünyasına girmeye hazırdık. Ve Slovenya’da ekonomide, hatta politikada herhangi büyük bir şok da yaşanmadı geçiş süreci nedeniyle. Yumuşak bir geçiş süreci yaşadık. Tek sorun, Slovenya’da on günlük bir savaşı provoke eden Yugoslav ordusu olmuştu. Evet, Slovenya’da on günlük bir savaş yaşandı – 65 kişi öldü... Savaşın ne kadar korkunç olabileceği hakkında bir fikrimiz vardı... O günlerde bizim Cumhurbaşkanımız olan Kuçan, Miloseviç’le müzakere yapmayı başardı ve Miloseviç ordusunu Hırvatistan’a geri çekti... 1991’de olmuştu bunlar...

SORU: Sohbetimizde bana, Slovenya’da Sırp nüfus olmadığı için savaştan kaçınabildiğini, oysa Hırvatistan’da nüfusun %30’unun Sırplar’dan oluşması nedeniyle savaşa karıştığını anlatmıştın... Biraz bundan söz eder misin?

TANYA: Slovenya’daki nüfus yapısı özellikliydi – çünkü bizde diğer cumhuriyetlerden azınlıklar yoktu. Güney’den gelen pek çok işçi vardı bizde, tüm ülkelerde olduğu gibi, her zaman güneyden kuzeye doğru bir işçi akışı vardır... Ancak bu işçiler “azınlık” değildi – bunlar yalnızca çalışmaya gelen işçilerdi, sonra ülkelerine dönecektiler. Yugoslavya “tek ülke” olduğu için de “azınlık” statüleri yoktu. Ve bu işçiler gerçekten de Slovenya toplumuna entegre olmuşlardı... Oysa Hırvatistan’da durum farklıydı – yüzyıllardan beridir Hırvatistan’da hep bir Sırp azınlık olmuştu... Kendilerini bir “azınlık” olarak görüyorlar ve orada hakları olduğuna inanıyorlardı zaten. Ve bu “azınlık”, savaşın başında mümkün olan en kötü biçimde kullanıldı çünkü Miloseviç onlara silah verdi ve Hırvatistan içinde isyancı konuma geldiler... Hırvatistan’ın politikası tümüyle yanlıştı – o noktada, Sırp azınlığa özerklik vermeliydi Hırvatistan – belki de böylece savaştan kaçınabilirlerdi. Ancak işler zorlaştığında, her zaman milliyetçi düşünceler sertleşir... Hatta Slovenya’da bile böyle bir süreç yaşandı, o kadar da belirgin olmasa dahi, milliyetçi düşünceler sertleşti... İşte “Hadi Yugoslavya’dan ayrılalım, o korkunç Yugo’lar” falan diyordu insanlar... İşler zorlaştığı zaman hep bu milliyetçi düşünceler ağırlık kazanır, işte “Biz ötekilerden daha iyiyiz” falan gibi...

Ancak dediğim gibi Slovenya’da büyük azınlık grupları yoktu ve bizim ayrılmamız kolay oldu. Miloseviç de Slovenya’nın ayrılmasına tümüyle rıza göstermişti – Slovenya ilgisini çekmiyordu çünkü burada iktidarı ele geçiremeyeceğini biliyordu, çünkü burada Sırplar yoktu!...

Tabii bir de dil sorunu vardı – onlar Sloven dilini anlamıyorlar – Sırplar ve Hırvatlar Slovence’yi anlamıyor ancak biz onları anlıyoruz!...

SORU: Siz onları anlıyorsunuz ancak onlar sizi anlamıyor!...

TANYA: Evet!... Sırplar’ın, Hırvatlar’ın ve Slovenler’in dilleri benzerdir... Dilbilimi bakımından “kuzendirler” diyebiliriz. Ancak yine de anlamıyorlar bizi çünkü hiçbir zaman bizim dilimizi öğrenmek için herhangi bir çaba göstermediler. Oysa biz her zaman onların dillerini öğrenmek için çaba göstermişizdir. Ve Slovenya’ya geldikleri zaman kendilerini yabancı hissediyorlar çünkü konuşamıyorlar... Herkes onları anlıyor ancak bizim ne söylediğimizi anlayamıyorlar!... Komik bir durumdur yani!

Slovenya için her zaman “Yugoslavya’nın İsviçresi” diyorlardı... Burada farklı özellikleri olan, birazcık çılgın insanların yaşadığını düşünüyorlardı! Ve biliyorsun, doğa da tıpkı İsviçre’ye benziyor, dağlar falan... İnsanlar da onlar için sinir bozucudur çünkü çok fazla çalışırlar falan!... Yani Slovenya, Miloseviç’in ilgisini hiç ama hiç çekmiyordu, “Bunlar artık sorun yaratmadan çekip gitsin, ben de Yugoslavya’dan geri kalanını idare edeyim” diyordu.

SORU: Bağımsızlığınızı 1991’de ilan ettiniz...

TANYA: Evet..

SORU: Sonra ne oldu?

TANYA: Kısa ama kanlı geçen 10 günlük savaştan sonra, bir ülkede işlerin yürütülebilmesini gerektiren tüm demokratik kurumları uygun bir şekilde oluşturmaya başladık. Ve böylece eski sistemden yeniye geçiş süreci başlamış oldu. Demokrasi anlayışı bakımından irili ufaklı sorunlar yaşadık bu süreçte – eski komünistler kendi pozisyonlarını korumak istiyordu, yeni güçler ortaya çıkıyordu ve bunlar da daha çok milliyetçilerdi. Yani bir yanda eski komünistler, öbür yanda yeni milliyetçiler vardı. Amma seçeneklerimiz vardı ha!... Ve elbette bir de sivil hareketler vardı ki bunlar daha çok liberallerden oluşuyordu... Tüm bu değişik çıkarlar ve farklı tarihçeler arasında bir şekilde bir denge kurmayı başardık diyebilirim... Ancak hala, eski komünist sistemde acı çekmiş, baskıya uğramış olanlar var ki bunlar Slovenya’nın kendilerine bir bedel ödemesini talep ediyor... İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra olup bitenler için ülkenin kendilerine bir bedel ödemesini istiyorlar. Ancak bir de genç kuşaklar var ki onlar geçmiş mücadelelerden söz edildiğini bile duymak istemiyorlar artık... Ve tüm Avrupa’da aynı durumun geçerli olduğunu biliyorum... Fransız tarihinin de böyle olduğunu çok iyi biliyorum, hatta bugün bile Naziler’le işbirliği yapmış olan Vichy’cilerle, partizanların çelişkisi mevcuttur Fransa’da... Aralarındaki mücadele devam ediyor, yalnızca Fransa’da değil, tüm Avrupa’da bu mücadele devam ediyor...

SORU: Çünkü hiçbir şeyi bir makasla keser gibi, kesip atamazsınız...

TANYA: Evet... Ve sanır mısınız ki bu insanlar yaşlanıp öldüğünde bu işler bitecektir? Bu doğru değildir... Çünkü onların çocukları aynı hüzünleri, aynı mücadeleleri sürdürüyorlar... İdeal bir durum değil... Ancak yine de Slovenya’nın bir tür “başarı öyküsü” olduğuna inanıyorum... Sloganlara inanmıyorum, aynı zamanda ne kadar çok sorun olduğunu da biliyorum ancak yine de yukarıdan bir yerden baktığınızda, objektif olarak değerlendirdiğinizde, evet, gerçekten bir başarı öyküsüdür Slovenya...

SORU: Ama en önemlisi, Slovenya’nın savaştan ve savaşın yıkımından kaçınabilmiş olması bence...

TANYA: Evet...Çok kötü olabilirdi yani... Bir de Avrupa Birliği’ne yeni üye olan diğer ülkelere baktığımda, örneğin Çekler’e, Slovaklar’a vs., çok daha fazla sorunları olduğunu görüyorum... Yani yukarıdan ve içeriden baktığımızda, bu açıdan tatmin olmamız gerekiyor.

Ancak şimdi Slovenya’daki yeni hükümet sağcı bir hükümettir ve bizleri geriye götürmeye çalışıyor... Bizleri artık gömülmüş olduğuna inandığımız düşüncelere sürüklemeye çalışıyorlar.

SORU: Ancak yeni hükümete geçmeden önce, birazcık da bize Slovenya’nın ekonomisinden de söz eder misin?

TANYA: Tarımsal üretimi var Slovenya’nın, süt ürünleri var... 19ncu yüzyıldan kalma geleneksel üretimimiz vardır – çelik sanayisi var, araba üretiyoruz, ağır sanayi tesisleri de vardır bu dönemde kurulmuş olan. Hafif sanayi ürünlerimiz de var – örneğin mobilyacılık var çünkü bol bol kerestemiz var, ev aletleri üretiyoruz... Turizmimiz gelişmiştir – 45 kilometrelik kıyı şeridimiz vardır çünkü!... Ve tek bir adacık var, burada Bled’te gördüğün adacıktır o... Kıyı şeridimizde adacık falan yok yani... Şimdilerde turizm çok iyi para getiriyor, özellikle Avrupa Birliği’ne girdikten sonra. Bizim için Batı’nın ideolojik olarak nasıl da kör olduğunu izlemek bizler için çok enteresandır! Çünkü biz, Avrupa Birliği üyesi olmadan önce de vardık, ülkemizde aynı güzellikler vardı... 2004 yılında AB’ye girdikten sonra binlerce, onbinlerce insan bu “yeni ülkeyi” görmeye geliyordu! Ve mesela bunlar İtalyanlar’dı! Sınırımızdan tam 50 kilometre ötede yaşıyorlardı ve ancak 50 yıl sonra Slovenya’ya geliyor ve burayı keşfediyorlardı!... Ama hayır, Brüksel’in onayını bekliyorlardı gelmek için!... Brüksel “Hadi, şimdi gidebilirsiniz!” diyordu ve geliyorlardı!... Ve yalnızca Londra’dan turist taşımak üzere yeni havayolları kuruluyordu!... “Ah! Evet! Çok güzel! Artık demek ağaçlarda yaşamıyorsunuz!” der gibi gelsinler diye!... Ve böylece beyin yıkamanın nasıl çalıştığını görebiliyorsunuz ve bu yalnızca Doğu Avrupa’da olmuyor, Batı’da da tamamen aynı şey oluyor – birazcık düşündüğünüzde, Batı’nın ne kadar kör olabildiğini kavrıyorsunuz. Örneğin Fransa’da pek çok arkadaşım vardır ve ne zaman beni birisiyle tanıştırsalar, bana her zaman şu soruyu sorarlar: “Slovenya, Moskova’nın yanında mıdır?!...”

Ben de “Evet! 3500 kilometre kadar yakınındayız!” diye cevap veriyorum!... Fransa’da bile Slovenya’nın nerede olduğunu bilmiyorlar. İtalyanlar dahi bilmiyor!... Gerçekten ideolojik olarak gözleri bağlanmış vaziyettedirler. Yani Batı, Doğu’dan daha iyi durumda değil demek istiyorum... İşte tam da bu nedenle Doğu’dan korkuyorlar – Doğu’nun potansiyelini seziyorlar... Emil Çoran’ı bilir misiniz? Romen bir filozoftur – şimdi yaşamıyor... Bir makale yazmıştı ve “Potansiyel Doğu’dadır” demişti. “Batı ölmüştür ancak bunun farkında değildirler...” demişti... Buna inanıyorum... Doğu Avrupa’da seyahat ettiğimde, gerçekten meraklı insanlarla karşılaşıyorum, çok iyi eğitim almış, çok bilgili ve bir şeyler yapmak isteyen insanlarla karşılaşıyorum. Batı’ya gittiğimde ise depresyonla karşılaşıyorum, gerçeklere karşı müthiş bir kayıtsızlıkla karşılaşıyorum...

SORU: Batı, herşeye karşı yabancılaşma yaşıyor... Tüketici toplumlar böyle...

TANYA: Evet...

SORU: Slovenya’da farkettiğim bir diğer şey, henüz McDonalds’ın buralara fazlaca ulaşmamış olması... Henüz yani... Yani tüketime, daha hızlı tüketime, ne giyeceğimize, ne yiyeceğimize, ne seyredeceğimize hükmeden “küreselleşme” Slovenya’ya ne kadar ulaştı?

TANYA: Giderek daha fazla biçimde giriyorlar Slovenya’ya... Ancak Avrupa’nın içinde bu tür bir “küreselleşme”ye karşı muhalefet olduğu da doğrudur. Kendi ulusal ya da yerel yiyeceklerimize veya hayat biçimimize sarılıyoruz... Buna inanmayacaksınız ama şöyle bir şey var: Londra’dan bir gazetede bir makale vardı – Şu anda yaşanacak en rahat başkent hangisidir Avrupa’da diye... Lubyana ikinci sıradadır. Çünkü küçük bir başkenttir – herşeye ulaşmanız çok kolaydır. Dağlara çıkmanız yalnızca bir saatinizi alır veya denize gitmeniz yalnızca bir saatinizi alır... Motosikletle de gidebilirsiniz buralara, nasıl isterseniz öyle gidersiniz, kolaydır yani...

SORU: Bir de Slovenya’da dikkatimi çeken, insanların kendine güveni oldu... Bu özgüveni her yerde görmek mümkün...

TANYA: Evet, kendimizi evimizde hissediyoruz ve gerçekten harika olan bu doğayı yitirmek istemiyoruz. Kirliliği önlemek için gerçekten çaba gösteriyoruz.

SORU: Dün gölün çevresindeki yedi kilometrelik yolu yürüdüm – kimsecikler yere çöp atmıyordu!...

TANYA: Evet, temiz tutuyoruz ülkemizi!... Sırplar bundan nefret ediyor!... Elbette burası turistik bir yer olduğu için, başkent Lubyana’dan daha temiz tutuluyor... Ancak yine de Lubyana da temiz tutulmaya çalışılıyor. Bu bir Avusturya geleneğidir, biliyor musun? Orta Avrupa’da kültür böyle, herşey düzgün olmalı, temiz olmalı falan... Mesela falan saat falan yerde olacağım demişsem, orada olurum... Bunun iyi yanları var çünkü hayatınız kolaylaşıyor, böyle bir ortamda yaşamak kolay oluyor. Ancak kötü yönleri de var: kimi zaman bunlar belleğinizde fazlaca yer ediyor ve ileriye doğru hareketinizi engelliyor. Yeni düşüncelere fazlaca açık olmayabilirsiniz o zaman, hayatın çılgınlıklarına açık olmayabilirsiniz... Elbette bizde Akdeniz geleneği de var ve bu geleneği de sürdürüyoruz. Yani Slovenya kültürü, sert Kuzey’le, komik Güney’in buluşma noktasıdır... İşte tam da bu nedenle Sloveny, Avusturya gibi sert değildir. Avusturya’da insanlar serttir, kimse gülmez mesela! Herşey çok düzenlidir... İdealler doğrudur ancak gerçekten bir çerçeve içine alınmışlardır! Slovenya’da şehirler düzgündür vesaire ancak bunu kiminle kıyasladığınıza bağlıdır... Avusturya’yla kıyaslarsanız, bu bakımdan “berbat” durumda gibi görünürüz! Sırbistan’la kıyaslarsanız, muhteşem bir yerdeyiz!...

SORU: Slovenya, Avrupa Birliği’ne üye olmadan önce NATO’ya üye olmayı neden kabul etti? Üyelik için bu bir “önşart” mıydı acaba?

TANYA: Resmi olarak bir “önşart” değildi ancak gayrıresmi olarak NATO’ya üye olmak bir önşarttı!... Slovenya’nın NATO’ya üye olması için büyük baskı vardı ve o noktada, sivil politika çok iğrenç bir oyun oynadı halka... Slovenyalılar, NATO üyeliğine şiddetle karşı çıkıyordu – yalnızca Avrupa Birliği üyesi olmak istiyordu insanlar. Ve NATO konusu gerçekten sorunluydu – kamuoyu yoklamalarında insanların NATO’ya karşı çıktığı görülebiliyordu. Bu konuda bir referandum yapılmasını talep ediyorduk. Referandumdan 2 ay önce, hükümet çok çirkin, iğrenç bir kampanyaya para yatırdı – bu NATO’dan yana bir kampanyaydı... Ve NATO’ya evet dedirtmek için o kadar çok yalan söylediler ki bu kampanyada, sonuçta referandumdan “Evet” çıkarmayı başardılar. Bu devlette en çok üzüldüğüm anlardan biridir bu. Manipülasyon çok büyüktü ve bu onların işine yaradı... Ancak şimdilerde, bu NATO üyeliğinin üzücü sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyoruz...Bir ay önce Irak’a dört tane asker gönderdik – nüfusumuz 2 milyon olduğu için yalnızca 4 asker gönderdik! Ancak sembolik olarak dahi olsa, Irak’a asker göndermiş olmamız yanlıştır... Bayrağımızın orada olması yanlıştır... NATO için kampanya yürütülürken “Irak’taki savaşa girmemiz gerekmeyecek” demişlerdi – ancak hükümet değişti ve şimdiki hükümet de “Bir önceki hükümet NATO’ya, Irak’a asker göndermeye söz vermişti, ne yapalım yani” diyor...Neyse, sonuçta dört askerimizi Irak’a gönderdiler ve bu, bizim için çok üzücü bir durum...

SORU: Geleceğe yönelik ne tür bir perspektifin vardır? Nasıl görüyorsun geleceği?

TANYA: Benim kaygım, ülkede gerçek bir muhalefetin olmayışı... Bunun nedeni bizdeki muhalefet, o kadar uzun süre iktidarda kalmıştır ki, muhalefet olmayı öğrenemediler. Bu defa da her söylediklerinden insanlar kuşku duyuyor – çünkü çok uzun süre zaten iktidarda olmuşlardı ve değiştirmek isteselerdi pek çok şeyi değiştirebilirlerdi.

Düşünün, aynı insanlar 12 yıl süreyle iktidarda kaldılar. Şimdi aynı insanlar iktidarda değildir, güçleri yoktur, fikirleri de yoktur! İktidar için nasıl mücadele edecekleri konusunda bile bir fikirleri yoktur!...

SORU: Sivil topluma ne oldu? Onlar da kontrol altına mı alındı?

TANYA: Bir bölümü evet, kontrol altına alındı... Çünkü pek çok sivil toplum örgütünün finansmanını hükümet karşılıyor, Kültür Bakanlığı karşılıyor, bu da normaldir yani... Şimdiki Kültür Bakanı ise tam bir sersemdir – sivil toplum örgütleri de gerçekten korkuyorlar, fonları kesilir diye. Örneğin Barış Enstitüsü vardır, etkili bir sivil toplum örgütüydü – bu enstitü, Kültür Bakanlığı tarafından finanse ediliyor... Barış Enstitüsü liderliği şimdi korkuyor açıklama yapmaktan çünkü fonları derhal kesilebilir! Yani sivil toplum depresyondadır ve biraz da korkuyorlar. Hükümet fonları kesiyor, sivil toplumun ihtiyacı olan fonları onlara vermek yerine büyük şovlara harcıyor! Örneğin sivil topluma para vermek yerine askeri resmi geçit yapmak istiyor hükümet! Bu korkunç bir şeydir. Slovenya her zaman barışçıl bir ülke oldu oysa şimdi bu sersemler tankları sokaklarda yürütmek istiyor!... Slovenya’da hiçbir zaman böyle şeyler olmamıştı – hatta biz Sırplara böylesi askeri resmi geçitler yaparlar diye, kahkah kihkih güler, onlarla alay ederdik! “Bu da ne? Silah gösterisi yapmak istiyorlar!” der gülerdik onlara!... Alay ederdik! Çünkü bizde böylesi bir askeri kültür yoktur... Ancak şimdiki hükümet böyle şeyler yapmak istiyor. Hükümetin başkanı da komünist dönemde muhalifti! Sıkı bir muhalifken, kafasında neler olup bitmiştir ki şimdi hükümette böyle şeylere rıza gösteriyor?

SORU: İktidar oyunları insanları yozlaştırıyor... Prensipleri silip süpürüyor...

TANYA: Evet, iktidar oyunları gerçekten yozlaştırıyor insanları... Ve bu da bizim için acı vericidir... Ve şimdiki Cumhurbaşkanımız, 12 yıl süreyle Başbakan’dı bir önceki kabinede. Şimdi devletin başkanı oldu ve dönüp hükümeti eleştirebiliyor! Birbirlerinden çok büyük farkları kalmadı yani... Cumhurbaşkanı, daha önce pragmatikti ancak örneğin bazı etnik gruplarla ilgili sorunları çözmek istememişti, Romanlar’la ilgili sorunları çözmemişti elindeyken. Şimdi de dönüp hükümeti eleştiriyor ve “Bu konularda acaba ne yapacaksınız?” diye soruyor da!... O nedenle bizim sorunumuz aslında inandırıcı, gerçek muhalefet sorunudur. Hiçbir kredibiliteleri yoktur çünkü elleri temiz değildir...

SORU: Sormadığım ancak senin eklemek istediğin bir şey var mı?

TANYA: Tuhaf bir şey var, onu söyleyeyim... Yetişkinlik yıllarımda tüm bu değişimleri yaşadım... 45 yaşındayım ve bu yaşta artık şunu düşünüyorum: bu kadar çok değişiklik bir insan yaşamı için çok fazladır ve tüm bunlarla yaşamak çok zordur. Gerçekten yani... Komünist dönem bizim için oldukça güvenceli bir dönemdi – işimiz garanti altındaydı, yaşadığımız ev garanti altındaydı, sosyal haklarımız garanti altındaydı... Sosyalist dönemin güzel yönleriydi bunlar... Bir güvenceniz vardı... Sonra şimdiki döneme bakıyoruz ve bir güvensizlik dönemi yaşadığımızı görüyoruz... İş güvencesi yok, konutlarla ilgili herhangi bir güvence yok... Gerileme var sosyal haklarda. Örneğin annemle babamın döneminde emeklilik garantilenmişti. Şimdi emeklilik güvencesi yoktur... Belki aldıkları para ancak da yeterdi huzurlu bir yaşam sürdürmelerine – büyük bir para değildi emeklilik parası ancak bir güvenceydi ve insan gibi hayatta kalmaya yeterliydi. Oysa şimdi yaşlı insanları görüyorsunuz, hayatta kalacak kadar para kazanamıyorlar, emeklilik güvenceleri yok artık... Bu konularda gelecek karanlık görünüyor. Yaşlandığımız zaman, sosyalist dönemde verilen emeklilik güvencesinin üçte birine bile sahip olmayacağız. Bu tüm Avrupa’da böyle oluyor şimdilerde ancak bizim için bu, çok zordur çünkü bunlar yeni koşullardır ve biz eski dönemi hatırlıyoruz, sosyalist dönemin getirdiği güvenceleri hatırlıyoruz... Çocuklarımız için durum daha da kötü görünüyor. Belki bizim kuşak bir şekilde hayatta kalacaktır ancak bizim çocuklarımız ne olacaktır? Bunun cevabını biliyorum...

SORU: Geçenlerde Wall Street Journal’da, Blair’in danışmanlarından birinin bir makalesi vardı ve belli ki tüm Avrupa’da gözlerini emeklilik ve sağlık sistemine dikmişler ve bunların kesilmesini istiyorlar... Makalede “İnsanlar sağlıklı yaşamak için neden kendi tedbirlerini almıyorlar? Hastalandıklarında neden hükümet onlara bakmak zorunda kalsın?” diyordu... “Neden emeklilik ödesin ki hükümet?” diyordu...

TANYA: Bu neo-liberal düşünceler yayılıyor Avrupa’da ne yazık ki – buna göre herkes kendi kendini desteklemek için kendisi bir şeyler yapmalıdır. Bunlara göre devletin hiçbir sosyal sorumluluğu olmamalıdır! Bu çok çirkin bir düşüncedir – insancıl düşüncelere tamamen karşı düşüncelerdir bunlar. Biz biliyoruz ki insanlar farklıdır – eğer hastaysalar, ötekilerden daha şanssızsalar veya daha az akıllıysalar hayatta kalamazlar desteksiz... Eğer bir köyde doğmuşsanız, şehirde doğmuş bir çocuktan daha az olanaklarınız vardır. Veya büyük şehirlerde yaşayan insanlar kötü bir yaşam sürdürüyorlar – çünkü kirlilik daha fazladır, iş için rekabet daha keskindir, “Herkes kendi yaşamından sorumludur” gibi saçma bir şey söyleyemezsiniz... Neo-liberallerin yaptığı budur!... Bu gerçek değildir... Sosyal politika Avrupa’da 300 yıl önce ortaya kondu çünkü insanlar, başka insanlarla dayanışma içinde olmak gerektiğini derinden kavramışlardı. Bende daha fazla varsa, sana vereceğim, sende daha fazla olduğunda da sen vereceksin, buydu özü sosyal politikanın. Belki sen hiçbir zaman geri ödeyemeyeceksin aldığını ancak ben sana bir şeyler verdiğimde, daha iyi yaşayacağım çünkü bileceğim ki sen açlıktan ölmüyorsun çünkü sana yardım ediyorum. Kazancının bir bölümünü başkaları için harcamak bir ayrıcalıktır, olumlu bir ayrıcalıktır... Çünkü aynı insanlarla aynı ülkede yaşayacaksın... Açlıktan insanların öldüğü ve benim de rahat yaşadığım bir yerde bulunmak istemiyorum ben – bir şekilde sarhoş da olsa, uyuşturucu bağımlısı da olsa, zihinsel özürlü ya da fiziksel özürlü da olsa, daha az şanslı insanların kapımın eşiğinde parasızlıktan, bakımsızlıktan ölmesini istemiyorum – ve onlara yardım edebilmek beni mutlu etmelidir. Eğer Avrupa’da iyi bir düşünce varsa, o da bu “dayanışma” düşüncesidir ve bu “iyi insanlar” olduğumuzdan değildir – yalnızca ölülerin üstünden atlayıp da evime girmek istemediğimdendir bu... Aynı alanı paylaşıyoruz çünkü... Senin mutluluğun beni rahatlatacaktır. Ve bu düşünce ölmeye başladı, yalnızca Slovenya’da değil, Avrupa’da ölmeye başladı... Avrupa’da “Dayanışma” düşüncesinin yerini neo-liberalist bir düşünce almaya başladı – o da “her insan kendinden sorumludur” düşüncesidir. Ki bu yanlıştır... Çocuklara ne demeli? Yaşlı insanlara ne demeli? Onlar yardımsız nasıl hayatta kalacaklar? Sağlık sigortaları yoksa ve yaşlanmışlarsa ve ödeyemiyorlarsa, nasıl hayatta kalacaklar? Yani sosyal politikanın önemi budur. Sen benim komşumsan, o zaman ben kazancımın bir bölümünü buna ayıracağım, yeter ki hasta olma, yeter ki sefil olma...

Lubyana’da büyük bir komplekste yaşıyorum – 70 aile yaşıyor aynı komplekste... Eğer bu komplekste birisinin çok ihtiyaçlı olduğunu bilirsem mutlu olamam... Benim çocuğum tamamsa ancak aynı yerde günde yarım ekmek alıp çocuğuna yediremeyecek durumda bir insan varsa, ben mutlu olamam... Böylesi bir ülkede yaşamak istemiyorum... Benim hiçbir şeyim olmasa dahi, yine de ihtiyacımdan fazlasına sahip olduğumu düşünüyorum – orta sınıftan bir insanım... Bundan küçük bir parçayı ihtiyacı olan başka insanlar için ayırmak, beni mutlu edecektir. Ancak neo-liberal sistem, herkesin fırsat eşitliğine sahip olduğu, bazılarının bu fırsatları yakaladığı, bazılarının yakalayamadığı gibi sahte bir propagandaya dayanıyor – bu tamamıyla yanlış bir düşüncedir. İslam’da da bu dayanışma düşüncesi vardır – zenginler yoksullara yardım eder. Tüm dinlerin temelinde vardır bu... Mutluluk, yalnızca benim karnımın doyması değildir – mutluluk, başka insanların açlıktan ölmediğini bilmektir.

*** Hırvatistan Gazeteciler Birliği Başkanı Dragutin Lucic Luçe anlatıyor...

“Birbuçuk yıl süreyle savaş muhabirliği yaptım...”

Hırvatistan Gazeteciler Birliği Başkanı Dragutin Lucic Luce, Avrupalı gazeteci grubumuzda esprileriyle her zaman dikkat çekiyor – bunun nedeni belki de babasının bir müzisyen olması... Belki de Balkanlar’da yaşanmış acıları ancak espriye vurarak atlatabiliyor... Herkes ona “Luçe” diye hitap ediyor... Luçe, 1948 doğumlu – birkaç yıl daha çalışıp, artık emekliye ayrılması konusunda eşi de hemfikir... Konferansın sonunda Bled’e gelen eşi “Artık çok yoruluyor, bu yüzden emekli olup eski neşesine kavuşması gerekir” diyor...

Luçe’yle oturup Hırvatistan’daki durumu konuşuyoruz... Hırvatistan, Slovenya’ya komşu – Bled’le Zagreb arası yalnızca birkaç saat... Onunla röportajımız şöyle:

SORU: Bize birazcık ailenizden söz eder misin Luçe?

LUÇE: Evet... Büyük bir ailemiz vardı – babam Dubrovnikli’dir çünkü... Dubrovnik’i biliyorsun, ünlü bir şehirdir Hırvatistan’ın güneyinde. Annem ise Hırvatistan’ın batısından geliyor, İstra’dan. Eşim ise bir adacıktan geliyor... Bu adacıkta bir zamanlar Yunanlılar varmış ve İssa kolonisiymiş... Dalmaçya kıyılarının karşısında bulunan bu adacığın adı ise Vis... Yaşadığımız yer ise Pula’ydı – bu da yine antik Yunan tarafından oluşturulmuş bir yerdi ve eski adı Polai idi... Tek bir erkek kardeşim var, o da Slovenya’da yaşıyor... Geniş aileden kastım, özellikle babamın ailesiydi...

Babam bir müzisyendi, annem ise terziydi...

SORU: Baban nerede şarkı söylerdi?

LUÇE: Operalarda, operetlerde söylerdi... Caz da söylerdi, bir caz şarkıcısıydı... Trombon da çalardı...

SORU: Sen de katılır mıydın ona turneye gittiğinde?

LUÇE: Evet!... Küçük bir çocukken, yaşamımın yedi yılını, babamla birlikte tiyatro binalarında, opera binalarında geçirdim! Provalara giderdim, sonra sahnelenen operaları izlerdim...

SORU: Yani mutlu bir çocukluk dönemi yaşadın...

LUÇE: Öyle diyebilir miyiz? Bilemiyorum... Babam oldukça karmaşık bir adamdı – annem ise çok heyecanlı birisiydi, tıpkı benim gibi... Başkalarının önünde elbette hiçbir zaman hiçbir sorunları yoktu!

SORU: O zamanlar Yugoslavya vardı, henüz ayrı bir Hırvatistan yoktu...

LUÇE: Evet.. Eski Yugoslavya’ydı bu... O günlerde kimsecikler Hırvatistan’ın bağımsız olabileceğini düşleyemezdi bile... Ancak bundan 10-15 yıl önce bir bağımsızlık hareketi başlamıştı...

SORU: Nasıl oldu da gazeteci oldun?

LUÇE: Gazeteci olmayı hiç düşlememiştim... Siyasi bilimler ve felsefe okumuştum... Felsefe üzerine master de yapmıştım. Aynı zamanda Zagreb’teki tiyatro için eserler de kaleme alıyordum, kitaplarım vardı... Başarılı olduğumu da söyleyebilirsin... Ama kimi zaman olaylar öyle bir gelişir ki “kaderimde vardı bu” dersin dönüp!... Küçük bir gazetede gazeteci olarak çalışma olanağım doğmuştu, öyle başlamıştım... Ve bugüne kadar gazeteciliğimi sürdürüyorum... Son altı yıldan bu yana Hırvatistan Gazeteciler Birliği Başkanı’yım... Daha önce dört yıl süreyle Hırvatistan Radyo Gazetecileri Birliği’nin başkanıydım... Ve özellikle Hırvatistan’ın bu geçiş döneminde gerçekten yapacak çok işim vardır... Geçiş sürecinde pek çok sorun yaşadık ancak gazeteciler olarak bu süreci başarıyla atlattık diyebilirim...

SORU: Bir gazeteci olarak Hırvatistan’daki savaşı nasıl yaşadın?

LUÇE: Birbuçuk yıl süreyle savaş muhabirliği yaptım... Bir taraftan saldırganlık vardı, bir taraftan iç savaş vardı – bunun nasıl bir kombinasyon olduğunu düşünebiliyor musun? Kimi zamanlar bu dönemi atlatmak için çok sağlam sinirlerinizin olması gerekirdi... Bir dönem saldırıların tam ortasındaydım ve altı ay süreyle bu durum devam etti... Bu savaş dönemi ardından uzunca bir süre okuduğum hiçbir şeyi anlayamıyordum... Çok büyük bir stresti bu... Gazetecinin üzerindeki etkisi böyleyse, bir de savaşa bizzat katılan bir askerin duygularını düşünebiliyor musun? O kadar korkunç bir deneyimdir ki savaş... Elbette her insanın kendi deneyimleri var ve hiç kimse bunun karşılığını ödeyemez...

---

Slovenya Cumhurbaşkanı Janez Drnovsek’le buluşma...

Slovenya Cumhurbaşkanı Janez Drnovsek, Avrupa Gazeteciler Federasyonu toplantısına katılan Avrupalı gazetecilere, Bled yakınlarında Brdo’daki konuk evinde bir davet vererek bizlerle hitap etti... Brdo pri Kranju’daki bu konuk evi, eski Yugoslavya’da Tito’nun yazlık eviydi...

Drnovsek bizlere konuşmasında yeryüzündeki dengesizliklerden söz ederek küreselleşmenin yarattığı çelişkilere dikkati çekti. Brdo, Bush’la Putin’in ilk kez 2001 yılında bir araya geldiği yerdi... Amerika’nın NATO’ya üyeliği Slovenya’ya bir “önşart” olarak dayattiği dönemde, Bush ve Putin, hem kamuoyunu etkilemek, hem de “tarafsız bir ülkede buluşmak” istedikleri için bu konuk evini seçmişlerdi... Brdo’nun sözcük anlamı da “Tepe” demek...

Konuk evinin çevresi yemyeşil kırlar ve çiçeklerle çevrili... Dıştan bakıldığında, herhangi bir güvenlik önlemi göze çarpmıyor – daha dikkatli baktığınızda, çitlerin arasındaki dikenli telleri görebiliyorsunuz...

1950 doğumlu Cumhurbaşkanı Drnovsek’e bu davetinde, “Kadın politikacılar ve medya” konusunda yaptığımız çalışmaları sunduk... Drnovsek, bundan önce de Slovenya’nın başbakanı idi... Slovenyalı gazetecilere göre, başbakan olduğu dönem, medyaya “serbestlik” getiren Drnovsek, şimdi bir çelişki yaşıyor çünkü kendisi sosyal demokratlardan geldiği halde, şimdiki hükümet sağcı ve medyaya sınırlamalar getiren bir hükümet. Bu yüzden Avrupa Gazeteciler Federasyonu adına bir konuşma yapan Aidan White da, Cumhurbaşkanı’nı uyararak, Slovenya’daki medyaya getirilmek istenen sınırlamalardan kaygı duyduklarını belirtti.

Slovenyalı gazeteci Tanya Lesniçar Puçko’ya göre 1980’li yıllarda basın özgürlüğü ülkeye hakim olmuştu ve bağımsızlığın ilanından sonra da medyaya dost atmosfer devam etti. Ancak şimdilerde Slovenya’nın sağcı hükümeti medyayı “Hala komünist olmakla” suçlayarak, basın özgürlüğüne sınırlamalar getirmeye çalışıyor. Bu da ülkede yeni sıkıntılar yaratıyor...

Tanya’ya göre sağcı hükümet paranoyak biçimde medyanın “komünist olduğunu” düşlüyor – belki de bunun altında yatan neden, sağcıların “yeni bir düşmana ihtiyaç duyması”... Nitekim sağcı hükümet, ülkedeki medyaya alternatif olarak “gazeteler” yayınlamaya çalışmış ancak bunlar profesyonellikten o kadar uzakmış ki, kimsecikler bu gazeteleri satın almak istememiş! Şimdilerde de hükümet, özel sektördeki gazetelerde bulunan personeli değiştirmeye çalışıyor ve yerlerine “yeni düşüncelere sahip” insanları yerleştiriyor. Özel sektördeki gazetelerde devletin hala payı olduğu için, bu da karmaşık bir durum yaratıyor.

Tanya’ya göre, şimdilerde gazetecilerde işlerini kaybetme korkusu hakim çünkü “geceden sabaha aniden hükümet kararıyla insanlar işinden uzaklaştırılıyor, yerlerine başkaları atanıyor...” Tanya’ya göre “Bu da, tıpkı komünist dönemde yaşananlara benziyor...”

Hükümet ulusal televizyonla ilgili yasayı da değiştirerek, sivil toplum örgütlerinin hangi programların yapılması gerektiğine karar verme hakkını ellerinden almış – şimdilerde ulusal televizyonda yayımlanancak programlara hükümet karar veriyor!...

===

Saksılarda maydanoz, marul, roka...

Bled’ten ayrılıp, Kıbrıs’a dönme zamanı geliyor... Geceden bavulumuzu toplayıp hazırlanıyoruz... Sabah erken bir taksi bizi Lubyana’ya götürüyor... Lubyana’yı gezmek için akşama kadar vaktimiz var – çünkü uçağımız 19.30’da ve bu zamanı, Slovenya’nın başka bir bölgesini görerek değerlendireceğiz...

Slovenya’nın başkenti Lubyana’nın nüfusu 200 bin, yani başka Avrupa başkentlerine kıyasla “küçük” bir yer!... Mimari doku bana Prag’ı, Budapeşte’yi, Viyana’yı, hatta Berlin’in bazı bölgelerini anımsatıyor... Lubyana’da üç köprü var – kent merkezine gidip bu köprülerde duruyoruz, akan sulara, binaların sulardaki yansımasına bakıyoruz.

Derken, bir kenti keşfetmenin en muhteşem yolu olan şeyi buluyoruz: bir halk pazarı! Burada, sade yurttaşların neler alıp sattığına bakabilir, gündelik yaşamın akışına kapılabilir, satıcılarla sohbete girişebiliriz...

Bir tezgahta Alpler’den toplanmış çeşit çeşit mantar var... Mantarları satan genç kadın, Kıbrıs’ı biliyor çünkü bir zamanlar, Birleşmiş Milletler Barış Gücü’ne asker veren Slovenya kontenjanında yakın bir arkadaşı çalışıyormuş. Kendisi de bir süre Barış Gücü’nde askerlik yapmış ancak evlenip çoluk çocuğa karışınca bu işten vazgeçmek zorunda kalmış. Kocası taksicilik yapıyormuş, kendisi de pazarda mantar satıyor...

Pazar oldukça renkli: İspanya’dan çilekler ve portakallar, Latin Amerika’dan muzlar var... Büyük bir tezgahta Alpler’den toplanmış şifalı bitkiler, “okka usulü” satılıyor... Pek çok tezgahta tahta kaşıklar ve hatıralık eşyalar satılıyor... Derken kendimizi çiçek tezgahlarının önünde buluyoruz. Burada rengarenk laleler var... Satıcılar bize laleleri her gün Hollanda’dan getirdiklerini anlatıyorlar – Kenya’dan da ekzotik çiçekler var tezgahlarda... İspanya’dan karanfil ithal ediyorlar ve bu karanfiller, tıpkı bizim Kıbrıs karanfillerine benziyor.

Ancak benim en çok ilgimi çeken şey, pazarda satılan maydanoz, marul ve rokalar... Çünkü bunlar toprağa ekilmiş vaziyette... Yani Slovenya’da insanlar, maydanozu, rokayı, marulu bahçelerinde ya da balkonlarında yetiştirmek üzere teşvik ediliyorlar! Biraz ileride yaşlı bir kadın, çiçek alanların evde buket yaparken alta koyacakları yeşil dallar satıyor – bunlar arasında zeytin dalları da var! Herşeyin değerlendirildiğini görmek, ne güzel!

Acıktığımızda bir kafe seçmek bana kalıyor – ABECEDARIUM adlı bu kafe şirin görünüyor... Ancak kafeye oturduktan sonra, burasının Lubyana’daki en eski ev olduğunu öğreniyoruz. Bu ev 1500’lü yılların başında yapılmış. 1526’da Primaz Trubar burada yaşamış ve kitaplarını yazmış. Slovenya’da matbaada basılmış ilk kitap, Trubar’ın “ABECEDARIUM” adını taşıyan kitabıymış. Ev korunmuş ve şimdi bir kafe olarak insanlara hizmet ediyor...

Slovenya’ya tekrar gelmek, bu kafede tekrar oturup o harika mantar çorbasından içmek, Bled’e yeniden gidip yerinde durup durmadığına bakmak istiyorum... Slovenya’dan Hırvatistan’a geçerek Dalmaçya kıyılarına bakmak, oradaki adacıkları görmek istiyorum... Belki canyoldaşım ve oğlumla bunu planlayabilirim...

(*) Bu yazı dizisi Nisan 2006’da 11 günlük bir dizi halinde YENİDÜZEN gazetesinde yayımlandı...

copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org