Sevgül Uludağ|Ana Sayfa


Yeraltı Notları, 3 Mayis 2001
Sevgül Uludağ

Bizdeki sosyal demokratları nereye koyalım?

Bugünlerde bir kampanyadır gidiyor. Her köy ilkokuluna bir Atatürk büstü dikiliyor, törenler yapılıyor, bu törenleri gerekçe yapan Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, yanına TC Büyükelçisi’ni, sivil savunma teşkilatını, askeri, Başbakan Eroğlu’nu, Meclis Başkanı Hasipoğlu’nu ve Eğitim Bakanı Altınay’ı da alarak Kıbrıslılara saldırıyor. Toplumsal muhalefetimize, Kıbrıslılığımıza, Kıbrıs kültürümüze, halkdanslarımıza, folklörümüze saldırıyor. TC Büyükelçisi bunları dinliyor, askeri yetkililer dinliyor, sivil savunma teşkilatı dinliyor, Eroğlu, Hasipoğlu, Altınay dinliyor. 6-7 yaşlarında ilkokul çocukları her gün muhalefete, farklı görüşlere saldırılan bir ortamda büyütülmek isteniyor. Öğrenciler de dinliyor, öğretmenler de...Atatürk büstü yalnızca bir gerekçe: önemli olan bu büst açılışlarının ve minicik çocuklarımızın bu güçler tarafından kullanılarak, Kıbrıs’ın kuzeyinde muhalefete saldırmak,Kıbrıslının Kıbrıslı olamadığını kanıtlamak.

Böylesi bir ortamda yetişiyor çocuklarımız...Onlara “Sen Kıbrıslı değilsin” deniyor, “Sen Türk’sün...” Çocuklar kendi yurduna, kendi toprağına yabancılaştırılıyor, Altınay izlemekle yetinmiyor, buna yardımcı da oluyor...

Çocuklarımıza “İçimizdeki hainler, gafiller susturulmalıdır” deniyor. Çocukların minicik yüreklerine, henüz yeryüzünün kirletemediği beyinlerine kin, nefret ve düşmanlık aşılanmak isteniyor.

Altınay’ın en azından Başbakan Yardımcısı Mustafa Akıncı kadar cesur olması, bu saldırılar karşısında suskunlaşmaması, bu tür bir projeye alet olmaması beklenebilirdi. Ama ne gezer? Altınay, bakanlığı sona erince DAÜ’ye dönmeyi tasarlıyor, etliye sütlüye karışmıyor. Akıncı’nın GKK eski Komutanı Ali Nihat Özeyranlı’ya kafa tutmasına benzer onurlu bir davranış sergileyemiyor. Bunun nedeni, sisteme entegre olması, bu sistemin parçası olması, DAÜ’deki kürsüsünü yitirmek istememesi ...

Bir Kıbrıslı olarak tüm bunlardan utanç duyuyorum. Eğitim Bakanı’nın çocukları böylesi çirkin oyunlara alet etmesinden de, “Barbarlık Müzesi”ni “yeniden düzenlemek” için hevesli olmasından da, kin, nefret, düşmanlık kokan herşeye sahip çıkıp sonra da dönüp “bilgisayar, internet, çağdaşlık”tan falan bahsetmesinden de midem bulanıyor. Sosyal demokrat değil sanki nasyonal sosyalist gibi davranması, azıcık da olsa insanlık onurunu sergileyememesi, okullarda düşmanlığın ve şovenizmin beslenmesine yardımcı olması, onu bir utanç abidesine dönüştürüyor.

Sosyal demokratlar, komünizmden ürken, korkan, faşizme de yaklaşmayan bir akım olarak yeryüzü sahnesinde varolmadı mı? O zaman TKP’nin içindeki bu iki farklı eğilimi nasıl yorumlayabilir, sosyal demokrasinin neresine koyabiliriz? Emek kökenli sosyal demokratlar, Avrupa’nın neredeyse yarısında iktidarda, emeğin hakkını kendi çizdikleri yöntemlerle savunuyorlar, bazı kazanımlar elde ediyorlar. Örneğin İsveç, Norveç, Danimarka ve Finlandiya’da sosyal demokratlar iktidara gelmeseydi, yeryüzünde bir tek bu İskandinav ülkelerinde yakalanmaya başlanan cinsiyet eşitliği gerçekleşebilir miydi?

Kıbrıs’ta durum farklıdır. Sosyal demokratlar nereye koşuyor? TKP hükümete gelir gelmez, örneğin kadınların üst düzey yöneticilik görevlerine atanmasına özen gösterdi. Ancak atamalar, kadın hareketinden kopuk, Kıbrıslı Türk kadınların ihtiyaçlarını, taleplerini, bunca yıldır verilen mücadeleyi hiç dikkate almadığı için, cinsiyet eşitliği adına herhangi bir başarı elde edilemedi. Ne kadar ironiktir ki mal paylaşımını Meclis’ten oybirliğiyle geçirdiğimiz Aile Yasası’nı UBP-DP hükümetinde kabul ettirebilmiştik ve bu işte kadın hareketinin taleplerine sahip çıkarak yasa tasarısını düzenleyen öncü milletvekili ise bir UBP’li olan Ruhsan Tuğyan’dı.

TKP’li kadın yöneticiler örneğin bir Eğitim Bakanlığı’nda göreve geldiklerinde, işe cinsiyet EŞİTSİZLİĞİNİ pekiştirici uygulamalara giderek, bizdeki “sosyal demokratların”, dünyadakilerle pek alakası olmadığını gösterdiler. Yayımladıkları talimatlarla ilkokullarda derhal kız çocuklarına ev işlerinin öğretilmesini talep ettiler. Yine TKP’nin atadığı Kadın ve Aile Sorunları Birimi Başkanı Mahide Ergün, kadın hareketini “sulandırarak”, kadın sorunlarını, TC Büyükelçiliği önünde kadınların peşkir, dantel, evde ürettikleri ufak tefek şeyleri sattıkları bir pazar yerine indirgemedi mi? Üstüne üstlük Ergün, daha da ileri giderek, tüm sivil kadın örgütlerini, kendi yönetimi altına almaya çalışarak, ancak faşizmde görülen bu tür uygulamalarını hayata geçirmeye kalkışmadı mı?

TKP lideri Mustafa Akıncı ise, GKK eski komutanı karşısında sergilediği tavrı, örneğin bir KTHY karşısında sergileyemedi. KTHY’yle “uğraşmamayı” seçti. Böylece, Kıbrıslı Türklere ait olması gereken bu şirketle ilgili verilen mücadeleye de nokta koymuş, KTHY’yi yönetenlerle “uzlaşmış” oldu. KTHY’deki ülkücü kadro istihdamlarını da sorgulamadı, turizmde en büyük talebin olduğu Londra uçuşlarını sıklaştırmak yerine, KTHY’nin Bağdat, Malta, İsrail gibi yerlere uçuşlar yapmasının turizme ne kazandırdığı konusunda pek fazla kafa yormadı.

Türkiye’yle ilişkiler konusunda “alttan almaya” özen gösteren TKP yönetimi, bu tavrıyla dahi TC yetkililerine “yaranamadı”. Çünkü TC yetkililerinin istediği tavır hiçbir dönem bu olmadı: onlar yalnızca kul-köle olacak, her söylenene “Emret Başbakanım” misali hiç tartışmasız evet diyecek işbirlikçiler istedi. TKP, bu açıdan da, herhangi toplumsal bir yarar elde edemedi. Tam tersine, Türkiye yöneticilerinin ne tür kadrolar İSTEMEDİĞİNİ bir kez daha gözler önüne serme işlevini görebildi yalnızca...

Kıbrıs’ta sosyal demokratlar “hükümet” deneyimlerini gözden geçirmeli, nereye gitmekte olduklarına gerçekten bir kez daha bakmalılar...Çünkü yaptıkları uygulamaların, izledikleri politikaların dünyadaki sosyal demokrat politikalarla hiç ama hiç alakası yok...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa