Sevgül Uludağ|Ana Sayfa


Yeraltı Notları, 6 Mayis 2001
Sevgül Uludağ

Can güvenliği mi dediniz?

4 Mayıs Cuma sabahının ilk saatlerinde 24 saat polis korumasında olan Başbakanlık konutu önüne bir bomba konuyor...

Eroğlu'na göre, bundan önce Alsancak ve Mağusa'ya konan bombalarla bu bomba arasında büyük bir fark var...Çünkü bu kez, bomba tam bir uzman işi...Hatta ona göre, bu bombanın Kıbrıs'ta yapılmasına imkan bile yok...Polisin Ankara'ya bomba konusunda uzman olmaya gönderdiği kişilerle konuşmuş, onlar Başbakan'a "Malzemesini biliyoruz ama bu malzemenin burada, bu şekilde bomba şekline sokulup üretilmesine imkan yok" gibi şeyler söylemişler.

Denktaş da, bombalama olayıyla ilgili açıklamasında bombanın "uzman işi" olduğunu duyurmuştu...

Eroğlu, polisin bu konuda neden açıklama yapmadığını, neden ayrıntı vermediğini anlayamıyor ve yakınıyor. Ona göre, polis bildiklerini bir an önce açıklamalı, bu bombalar arasındaki farkı ortaya koymalı, polise yapılan ihbarları kamuoyuna duyurmalı...Ve Eroğlu, polisin sessiz kaldığını, bugüne dek neden açıklama yapmadığını anlayamadığını ifade ediyor...

Polis yalnızca bu olayda mı sessiz kaldı? Geçmişte yapılan bütün bombalama ya da kurşunlama olaylarıyla ilgili polis hangi doyurucu açıklamayı yaptı? Bunların tümü "faili meçhul" dosyalarına konup kapatılmadı mı?

Kutlu Adalı cinayetiyle ilgili olarak polis, TİT diye bir teşkilatın asla varolmadığını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne duyurmadı mı? TİT çeşitli olayları üstlenedursun, Kıbrıs'ın kuzeyinde askeri makamların komutası altındaki polis, Türk İntikam Tugayı'nın varlığıyla ilgili herhangi bir "bulgu"ya bir türlü rastlayamıyordu!

Adalı cinayetiyle ilgili ne silahın tipi, ne bulunan ipuçları konusunda polis asla Adalı ailesine de, kamuoyuna da hiçbir ayrıntılı açıklama yapmadı. Üstüne üstlük, delil yetersizliğini gerekçe yaparak dosyayı kapattığını ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tutanaklarından öğrenebildik...

Eroğlu'nun resmi konutuna konan bomba, açık bir mesaj içeriyor:

Kıbrıs'ın kuzeyinde 24 saat polis korumasında olsa bile, Başbakanlık koltuğunda oturan bir kişinin dahi can güvenliği yoktur. Sıradan vatandaş ne yapsın?

1974'ten sonra Kıbrıs'ın kuzeyinde oluşturulan rejimin bizi getirdiği nokta işte budur.

Bize söylenmek istenen, "24 saat polis sizi korusa dahi, Başbakan olsanız dahi, sizi bombalayabiliriz" oluyor...

Polis ise, tüm diğer bombalama olaylarında olduğu gibi sessiz kalıyor. Bunun nedeni çok açıktır: polis sivil makamlara bağlı değildir, askere bağlıdır.

O zaman "hükümetçilik" oyunlarının ne anlamı kalıyor?

Eroğlu, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de kendisine yapılan baskıları ancak ima yollu anlatabilmiş, 41 MİT ajanının görevlendirildiğini, bunların peşine düştüğünü, kızının evinin kuşatıldığını, baskı gördüğünü utangaç biçimde duyurmuş, adaylıktan çekildikten sonra, "baskı görmediğini" göğsünü gere gere anlatmıştı...

Dün baskı gördü, bugün konutu bombalandı, yarın ne olacak?

Başbakanlık koltuğunda oturan birisi dahi böylesi şiddet yöntemlerine maruz kalıyorsa, siz bir de sade yurttaşların durumunu düşünün, muhalefetin durumunu düşünün, farklı görüşler savunanların halini düşünün...

Eroğlu eğer kendi konutuna yönelik bombalama olayının failini ve diğer bombalama ve cinayetlerin faillerini ortaya çıkarmak istiyorsa, polisin sivil otoriteye bağlanması çabalarına neden destek vermiyor?

Denktaş'ın son aylarda "Muhalefeti susturun artık!" diye bas bas bağırması, ardından TMT-B adlı yeraltı örgütünün faaliyete geçtiği yönündeki söylentiler ile bu bombalama olayları arasındaki bağı görebiliyor mu?

Bunu görebilmesi için kaç bomba atılmalı, kaç insan öldürülmeli?

Bomba olayına tepkiler de değişik oluyor.

Sanki bombanın kime ya da nereye konduğu çok önemliymiş gibi, kimi muhalefet liderleri bunu sıradan bir bombalama olayı gibi göstermeye kalkışıyor. Sanki bombalanan Başbakanlık koltuğunda oturan kişi değilmiş, sıradan bir kişiymiş gibi, sıradan bir bildiriyle, sıradan bir tepki ortaya koyuyorlar...

Muhalefet partilerinden YBH'nın bombalama olayını TMT-B'yle ilişkisini ortaya koyan açıklaması, tüm medya kuruluşları tarafından sansüre uğruyor ya da önemsenmiyor.

41 örgütün oluşturduğu BU MEMLEKET BİZİM PLATFORMU, yayımladıkları bildiride olayı Denktaş'ın muhalefet için "Artık susturun şunları" sözcükleri ile TMT-B'nin kuruluşu ve bombalama olayları arasında bağlantı kurarak, dünyada en yoğun asker ve silah yığınağı bulunan Kıbrıs'ın kuzeyinde, bu tür olaylardan polis ve istihbaratın haberdar olmamasının neredeyse imkansız olduğunu ima ediyor, "Kuzey Kıbrıs gibi küçük bir ülkede bu tür karanlık eylemlerin rahatça yapılabilmesi mümkün değildir" diyor...

BU MEMLEKET BİZİM PLATFORMU, toplumumuza bir deli gömleği giydirilmek istendiğini de söylüyor ve Denktaş ile Kıbrıs'ın kuzeyindeki egemenlerin bu tür terör olaylarına göz yummakla sorumluluktan kurtulamayacaklarının altını çiziyor...

Londra'da yaşayan bir arkadaşım, iki hafta kadar önce, "Bak göreceksin, bu rejim son çırpınışlarını yaşıyor...Gittikçe daha da saldırganlaşacak, çünkü Avrupa konusu onları çok sıkıştırdı...Artık hiçbir seçenekleri kalmadı, baskılarını, şiddetlerini artıracaklar" demişti...

Tüm bu kaosun ortasında, onun sözcükleri yüreğime takılıyor...

Yasemin kokusuna karışan barut kokusu, insan yüreğine korku salmak isteyen şiddet kokusu...Akdeniz'in ısındığı, kuşların yenidünyaları görünce çıldırdığı, ilkbaharın yerini yazın sıcağına bıraktığı bugünlerde canavar saldırganlaşıyor, Eroğlu ise hala polisin neden sessiz kaldığını soracak kadar naif politikacı rollerinde...

Adalı'nın kanı yerde duruyor, avukatların kanı yerde duruyor, sendikacıların kanı yerde duruyor...

Birgün, topyekün çözülecek faili meçhuller, ömrümüz yeter ve görebilirsek eğer...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa