Sevgül Uludağ|Ana Sayfa


Yeraltı Notları, 8 Mayis 2001
Sevgül Uludağ

Demetra’nın bahçesi

Geçtiğimiz Cuma akşamı Rum barikatındaki polis, uzun uzun kimlik kartıma bakıyor...

“Benim karım da seninle aynı gün, aynı ay, aynı yıl doğmuş...” diyor...

Hayat bir kaza mıdır?

Bir tesadüf müdür?

Varoluşumuz bu tesadüflerin bir sonucu mudur?

Cuma akşamı gittiğim Kıbrıs’ın güneyinde bu soruları düşünüyorum. Spiros ve Demetra’nın Lefkoşa’nın ortasında bulunan inanılmaz bahçesinde, sınırın bu yanında yaşayan bir Rum kadının, benimle aynı yaşta olduğunu, doğumgününü benimle aynı gün kutladığını, onu tanımadığımı oysa tanımak istediğimi düşünüyorum...

Spiros ve Demetra’nın bahçesi tam bir “jungle” görünümünde...Her tür çiçek ve ağaç her yanı sarmış...Bahçenin tam ortasında çok geniş bir alan bomboş, yalnızca yeşil çimler var...Bu o kadar inanılmaz bir görünüm ki, böyle bir bahçenin Lefkoşa’da varolabileceğini aklım almıyor, kendimi bir film karesinde gibi hissediyorum, sanki uzay filmlerinde olduğu gibi farklı bir boyuta geçtim ve buradayım...Her tür çiçek burada boy atıyor, henüz iki yaşındayken abimin kırmızı bir zambakla çektiği fotoğraf geliyor aklıma çünkü 40 yıldır görmediğim bu zambağı, burada buluyorum, sanki eski bir dostuma kavuşmuş gibi oluyorum. Yaseminler kokusunu geceye salıyor, cemileler duvarlara tırmanıyor, evin kedisi için bu “jungle”da korunaklı bir yer yapılmış, onu kucağıma alıp okşuyorum. Yemyeşil çimler, insana bir ferahlık duygusu veriyor, hurma yaprakları gecede hışırdıyor...Bu bahçe bir sığınak olurdu, oturup kitaplarımı burada yazardım, Demetra’yla kahve içerdik, Marianna resim yaparken yağlıboya kokusunu içme çekerdim, başım dönerdi diye düşler kuruyorum. Oysa ben sınırın öteki tarafında yaşıyorum, bu bahçe yalnızca sınırötesi bir düş gibi kalacak, istediğimde buraya gelemeyeceğim, geldiğimde dönmem gerekecek hep, yüreğim bu çiçeklerde atacak, bu bahçe bana eşlik edecek, sınırlar yalnızca bu bahçede olmama engel olacak, oysa bahçenin kendisinde asla sınır olmayacak çünkü burası yaşamın nabzının attığı yer, burası her tür çiçeğin büyümesine izin veren bir toprak parçası, her tür kültürden insanı kucaklayışı da bir simge gibi... Demetra’nın bahçesi, sanki gizli bir yaşam sırrını barındırıyor, en önemli şeyin sevmek, yaşamı kucaklamak olduğunu anlatıyor. Savaşların parçaladığı, gerginliklerin böldüğü bu ülkede renkleriyle meydan okuyor herşeye...

Elimde içkim yumuşacık çimleri aşıp beyaza boyalı salıncaklardan birine oturuyorum, yıldızlara bakıyorum...Buğu şimdi burada olmalıydı, onu aramaya çalışıyorum, oysa cep telefonum burada çalışmıyor... Genç arkadaşım Buğu, böylesi bir bahçede her çiçekten bir kök almak isterdi, küçücük balkonunda saksılarda sevgiyle yetiştirmek için...

Ben Buğu’yu düşünürken, az ötede İsviçreli Pierre, beş gün önce soya sosuna yatırdığı, üzerine bol kekik ve biber gezdirdiği tavukları kömürde kızartıyor. Spiros, elektrikli mangalda etleri çeviriyor.

Evin kedisi yeni doğum yapmış, bu kediciklerden biri için Demetra’yla anlaşıyorum. Kedim Küllü, iki ay önce bir gün evden çıktı ve bir daha geri dönmedi. Umutla bekledim, her gördüğüm kediyi o sanarak ya da her miyavlama duyduğumda yerimden kalkıp bahçeye koşarak...Umudumu kesinceye kadar bekledim. Artık Küllü’nün dönmeyeceğini hüzünle kabullendim, Demetra’nın kedilerinden biri belki onun yerini doldurabilir...

Tıpkı benim gibi bir kedili bahçede, bu bahçede doğup büyümüş Spiros’un kızı Marianna inanılmaz resimlere imza atmış, Larnaka’da bir cimnasiyoda ders veriyor, bir yıl önce evlenmiş, bir apartman katında yaşıyor...Belki bundan, artık resim yapmıyor.

Ona “Ne hissediyorsun?” diye soruyorum, “Bir Kıbrıslı Türkle aynı masayı paylaşmaktan?”

Gülümsüyor...”Çok normal” diyor. Zaten Ümit İnatçı ve onun yeğeni arkadaşıymış.

Uzun yıllar Kıbrıs’ta görev yapmış, emekli olmuş ama asla Kıbrıs’tan kopamayan, Birleşmiş Milletleri sözcüleri başka yere tayin edildiğinde onların yerini üç beş aylığına doldurmaya gelen Charles Gaulkin’in veda partisi bu. Arabanın arkasından şarap şişelerini indiriyor, bu veda partisine gelenler, eskiden, çok eskiden tanıdığım simalar...

Taki’yle henüz gençlik sorumlusuyken 15-20 yıl önce röportaj yapmıştım...Soyadı Papapetru olan bu yeşil gözlü kadın enformasyonda çalışıyordu, abimin doğduğu Papapetru’nun kliniğini göstermişti bana, onun akrabası olduğunu anlatmıştı, yıllar önce. O zamanlar gencecik bir gazeteciydim, aradan yıllar geçti...Bu akşam masamızda Karadağlı Duska, İngiltere’den Roland var... Zeki’yle Roland ve Duska sohbetlerini müzik üzerine yoğunlaştırmışlar. Roland ünlü bir orkestra şefi, Duska ise Yugoslavya’dan kopmuş bir Karadağlı. Ailesiyle yedi yıldır Kıbrısta yaşıyor. Usta bir klarnetçi. Bense böylesi çok kültürlü bir ortamı ne kadar özlediğimi düşünüyorum...

Sonra Kleopatra’yı görüyorum...Onu da görmeyeli yıllar oldu...Neriman Cahit onun için bir şiir yazmıştı...Kleopatra, onun gibi bir öğretmendi...

“Kleopatra bana Makarios’u anlat...”

Bu akşam Kleopatra bana Makarios’u anlatıyor. Makarios onun kuzeniydi, oysa bunu konuşacak hiç fırsatımız olmamıştı...

Yoksul bir çoban ailesinden geldiklerini anlatıyor Kleopatra, onu çok özlediğini, unutamadığını...Aileden bir tek Makarios, Kleopatra ve Kleopatra’nın kardeşi eğitim görmüş, Kleopatra’nın abisi İngilizler tarafından 50’li yıllarda öldürülmüş.

“Makarios çok insancıldı” diyor...Ama farklı bir dünyada yaşarmış. Çocukları çok sever, çok iyi anlaşırmış...

“Müthiş bir belleği vardı, hiçbirşeyi unutmazdı, insanların neleri sevdiğini hatırlar, onları her görüşünde onlar için birşeyler yapmaya çalışırdı, sevdiklerinin ne olduğunu hatırlayarak...İnsanları cezalandırmaya inanmazdı, onları konuşarak ikna edebileceğine inanırdı...Bu düşüncesinden asla vazgeçmedi...”

1963’te Makarios, olayların kontrolünden çıktığını görmüş, gidip genel hastanede çalışan Kıbrıslı Türk hemşireleri evine getirmiş, başlarına birşey gelmesin diye...Kleopatra’yı da çağırmış. Bu hemşireler olaylar yatışıncaya dek sarayda kalmışlar...

Kleopatra içini çekiyor, çok üzgün...

“Hepimiz hatalar yaptık” diyor... Makarios’un bu hatalardaki payını da kabul ediyor...

Ak düşmüş saçları, hüzünlü gözleriyle geçmişe dalıp gidiyor...Bu akşam onunkisi bir kadın yüreği, bu akşam geçmişi düşünüyoruz ve geleceği... Kleopatra, yapılabilecek fazla birşey olmadığını düşünüyor oysa her zamanki gibi bir fırtına gibi aramıza katılan arkadaşım Keti, yapılabilecek çok şeyler olduğunu anlatıyor. 8 yaşındaki kızı Maria yanımda oturuyor, Pazar günü bir piyano konseri verecek, o nedenle heyecanlı...Müzik bütün yaşamını kapsıyor...Ben onu dinleyemeyeceğim, belki Keti banta alır, telefonda bana dinletir ve bütün dinleme servislerine...

Derken Gaulkin ve Duska klarnetlerini çıkarıp ufak bir konser veriyor...15inci yüzyıldan Duvenier’in yazdığı müzik o kadar dokunaklı, bu masa etrafında oturan insanlar, bu çok kültürlü kalabalık, yaşamdan çaldığım bu gece o kadar anlamlı ki gözlerim doluyor...

Bu akşam Demetra’nın bahçesinde sınırlar yok, barikatlar yok, silahlar, tanklar, parçalanmış bir harita yok...Sürrealizm bu mu yoksa hergün yaşadıklarım mı? Hangisi daha gerçeküstü?

Yüreğim Lüzinyan notalarıyla dansediyor, ta ki saat 12 olup barikatlardan geri dönünceye kadar... Sinderella masalındaki gibi geri dönmezsem belki bir balkabağına dönüşürüm...


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa