Sevgül Uludağ|Ana Sayfa


Yeraltı Notları, 2 Haziran 2001
Sevgül Uludağ

Soldaki neo-liberaller ve "uzlaşma"

"Yeni dünya düzeni" diye bize yutturulmak istenen şekerli hap, aslında "sağ" ile "sol" arasındaki çelişkinin ortadan kalkmadığını gizleyemiyor. Özellikle Kıbrıs'ın kuzeyinde "sağ" ve "sol" kamplar arasındaki mücadele de, rejimin "Soğuk Savaş" taktiklerini sürdürmesi de çok belirgindir. KTÖS'ün verdiği ilanla birlikte gelişen olaylar, bunu çok çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor. KTÖS'ü kınayan "örgütler" arasında asker ve polis emeklileri ve sağ çizgideki "sivil toplum örgütleri" oldukça belirgindir. Bunların sivil toplum örgütleri literatüründe bir de adı var: GRİNGO'lar...Yani "Government run or inspired NGOs" - Hükümetin yönettiği ya da hükümetten feyz alan örgütler...

KTÖS'e ve düşünce özgürlüğüne sahip çıkanlarsa, yine sol çizgideki sivil toplum örgütleri olmuştur.

Kıbrıs sorununa ilişkin yapılan açıklamalar ve alınan tavırlarda da "sol" ile "sağ" arasındaki fark belirgindir. Sağ kesim, entegrasyoncu-şükrancı bir politika izleyerek bugünkü durumu "çözüm" olarak önümüze sürüyor, sol kesim ise Kıbrıs sorununun derhal çözümlenmesi, bunun için Denktaş'ın masaya dönmesi gerektiği çağrısını yapıyor.

Ancak kendi solumuza daha yakından bakacak olursak, solun da kendi içinde değişim geçirmekte olduğunu görebiliriz. "Yeni dünya düzeni" diye diye, sol kesim içinde de liberalizme kayarak "her kesimle uzlaşma" çağrısı yapanlar, "yükselişe" geçmişlerdir. Bu uzlaşma çağrısı yapanlar, birşeyi gözden kaçırıyorlar: kiminle ve niçin uzlaşacağız?

Geçmişimizde ve günümüzde yaşamımızı belirleyen Kıbrıs sorununda, Ankara ile Denktaş tarihimizin herhangi bir döneminde bize söz hakkı mı tanıdı?

Kendi kendimizi yönetmemize izin mi verildi?

Yurdumuzun ikiye bölünmesi kararını alanlar, bu kararı alırken bize mi danıştı?

Adada bulunan 40 bin askerin varlığı konusunda bize söz hakkı tanıyan mı oldu?

Zorla dayatılan "ekonomik paket"ten tutun da, siyasi partiler yasasında "garantörlüğü savunmayanların parti kuramayacağı" maddesine, polisin askere bağlı olduğunu belirten Anayasa'nın geçici 10uncu maddesine dek, yaşamın her alanında hayatımızı belirleyen Ankara'nın, kendi işbirlikçisi Denktaş'la birlikte ürettiği kararlar değil midir?

Bu kararlar üretilirken ne siyasi partiler, ne meclis, ne sivil toplum örgütlerinin belirleyici bir rolü vardır. Aniden federasyon tezinden vazgeçilip konfederasyon tezi ortaya konurken de böyle olmamış mıydı? İsmail Cem bir günlüğüne Kıbrıs'a gelip Denktaş'a "bunu savunacaksın" dememiş miydi?

Görüşmelerden çekilme kararını alan merciler de yine onlardır.

Kıbrıslı Türkler, sanki rüştünü ispat edememiş, anasının ağzına bakan geri zekalı çocuklar gibi muameleye tabi tutulurken, kiminle ve niçin uzlaşacağız?

Kendi halkına eşeklik basan bir "lider"le mi uzlaşacağız?

Kendi halkının çıkarlarını savunmadığını, kendisinin ancak Türkiye'nin çıkarlarını savunduğunu açıkça ifade eden Denktaş'la mı uzlaşacağız?

Bizim uzlaşma niyetimiz var diyelim, ya Ankara ve Denktaş? Onlar uzlaşmak bir yana, bugüne dek Kıbrıslıların çıkarını savunanları adadan kovmak, onları işsiz bırakmak, karalamak, gizli servislerine izlettirmek, telefonlarını dinlemek, mektuplarını açtırmak, yurtdışında dahi onları taciz etmek için ellerinden geleni yapmadılar mı?

Sol kesimde bugün yeni "tip"ler karşımızdadır: onlar etliye sütlüye dokunmuyorlar, "nezih" ilişkiler kuruyorlar, savundukları işçi sınıfı bilimini bir yana koyarak, "sınıf atlamaya", "uzlaşmaya" çalışıyorlar. Ne pahasına? Kendi dünya görüşlerinden ve duruşlarından taviz vererek elbet. Kendilerini bize "sol" diye takdim eden soldaki bu neo-liberaller, sosyalizm düşüncesinin ruhuna çoktan fatiha okumuş, artık "yeni dünya düzeni"ne sarılmışlardır. Sol kesimin yeni "tip"leri, bir tartışmada asla kendi gerçek düşüncelerini ortaya koymazlar, herkesle iyi geçinmeye çalışırlar...Küçücük çıkarlar, sınıf çıkarlarının üstüne geçmiştir. Oğuz Aral, Türkiye'de artık insanların "Zahmetsiz para, aşksız karı" istediğini söylüyordu. Neo-liberallerimiz de, en geniş emekçi katmanlarının çıkarları için ter dökmek yerine, "nezih" ilişkilerle biryerlere varmayı seçiyorlar. Pek çoğu ya işadamı, ya bir üniversitede öğretim görevlisidir. Solun gerçek temsilcilerinin zaten üniversitelere girip ders vermesi, deveye hendek atlatmaktan daha zordur. Geçmişte Ankara ve Denktaş'ın "kara listesi"ne alınmış olanlar, hala "muteber" değildir. Rejim, bu neo-liberallere bir şans veriyor, çünkü onlar, rejim için bir tehdit oluşturmuyor.

Tüm olaylar ve gelişmeler "Sol" ve "sağ", "kapitalizm" ve "sosyalizm" arasındaki mücadelenin bitmediğini gösteriyor. Emeğin sömürüsü sona mı erdi ki Sol'un misyonu bitmiş olsun? Savaşsız, sömürüsüz bir dünya mı kurulmuş ki sağ-sol uzlaşmazlığı bitsin? Farklı biçimlerde, farklı platformlarda da olsa, sürüyor. Kıbrıs'ta "soğuk savaş" da bitmedi - sağ, soğuk savaş taktiklerini kullanmayı sürdürüyor. "Yeni dünya düzeni"ni savunarak "uzlaşma" çağrısı yapanlar, aslında yalnızca kendi kişisel çıkarlarını korumaya çalışmaktan başka birşey yapmıyorlar.

Sormak gerek! Sağ ideoloji, sol ideolojiyle uzlaşmak istedi mi ki?

Sağdan bu yaklaşımı, kim, ne zaman gördü?

(11 Şubat'ta Hamamböcüleri'nde yayımlanan bu yazım, her gün geçerliliğini tekrar tekrar kanıtlıyor.)


Sevgül Uludağ|Ana Sayfa