Yeraltı Notları, 7 Haziran 2006

Sevgül Uludağ

 

Kıbrıs: Anlatılmamış öyküler...Kayıp otobüsün sahibi Yusuf Tosun’un kızları anlatıyor...

Kıbrıs: Anlatılmamış öyküler...

Sevgül Uludağ

Kayıp otobüsün sahibi Yusuf Tosun’un kızları anlatıyor...

Değirmenlik’te acı dolu bir eve giriyorum... Özel hanım, önce kayın pederini, ardından babasını kaybetmiş... Bu acılar yetmezmiş gibi, iki yıl önce bir kazada sevgili kızı Melda ve torununu yitirmiş... “Bu acı, babamın acısını bastırdı” diyor... Her yanda kızının ve torununun fotoğrafları var – pırıl pırıl genç bir kadın ve capcanlı genç bir kız... Oturma odasının bu dört duvarı, ne kadar çok gözyaşı, ne kadar çok acı görmüş... Burada, bu odada, onların fotoğrafları arasında oturup konuşuyoruz...

Özel hanımın yanısıra, kızkardeşi Aydın hanım da var... Ve onların eşleri... Kayıp otobüsün şöförü Yusuf Tosun’un nasıl biri olduğunu konuşuyoruz, otobüs kaybolduktan sonra yaşananları, çekip Avustralyalara gitmeleri, geri dönmeleri... Yerden yere sürüklenmiş yaşamları, kötü anıları... Onlara gülümseyebilecekleri bir şeyler verebilseydim, yüreklerindeki acıyı birazcık dağıtabilseydim, ne iyi olurdu. Ancak yapabilecek fazla bir şey yok – yalnızca onların öykülerini dinleyip yazıyorum...

Onlarla röportajımız şöyle:

SORU: Yusuf Tosun bey babanızdı, babanız nereliydi?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Anglisiyalı’ydı... Annem Tuzlalı’ydı. Anglisiya’ya evlendiydiler, 7-8 sene orada oturdular, sonra ev yaptık Tuzla’ya, oraya taşındık.

SORU: Nerededir Anglisiya?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Köfünye’ye giderken bir köydür.

SORU: Niçin geldiydiler Tuzla’ya?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Orada ev yaptıydık. Babam Dikelya’da çalıştığı için...

SORU: Siz kaç kardeşsiniz?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Üç kardeşiz... İki kız biz, bir da abimiz var Avustralya’da... Ben Özel, kızkardeşim Aydın ve abimiz da Göksel. Annemin adı da Ayşe’dir.

SORU: Siz kaç doğumlusunuz?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: 1942 doğumluyum. O zaman 21-22 yaşındaydım o zaman... O zaman ben evliydim, hatta ikinci çocuğum üç aylık doğmuştu... Biz Larnaka’da polis evlerinde otururduk, eşim polisti. Kayınpederim şehit olduğu için apar topar Tuzla’ya gittiydik. Kayınpederimin adı Mustafa Carcuri’ydi... Tuzla’da çarpışma esnasında onu Rumlar vurduydu... 23 Aralık 1963’te...

SORU: Yani önce kaynatanızı, sonra babanızı kaybettiniz...

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Evet...

SORU: Babanız nasıl bir adamdı?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Çok yavaş, çok sakin, herkes tarafından sevilen birisiydi. Biz kendimizi bildik bileli otobüsçülük yapardı, bekar ikenden kendi şahsına otobüsü vardı. Kendi şahsına çalışırdı...

SORU: Kontrat falan da yapmaz mıydı?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: İngiliz üslerine yolcu taşırdı, Lefkaridis’lerle kontratı vardı galiba. Dikelya’ya yolcu taşırdı – otobüs kendimizindi yani...

SORU: Günde kaç sefer yapardı Dikelya’ya, hatırlar mısınız?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Sabah gider akşam gelirdi... Bir sefer...

SORU: Anneniz hayatta değil herhalde...

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Bir sene önce onu da kaybettik...

SORU: Peki o günü hatırlar mısınız, o haberi nasıl aldıydınız?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: O zamanlar Mağusa’nın tanınmış bir Rumu’nun oğlunu kaçırdılardı ve onu öldürdüler – ertesi gün bizimkiler işe gidecekti fakat kimse engel olmadı... Çünkü dedi Rumlar, “Siz yaptınız, biz da yapacağız, yoldakini alacağız”, bunu söylediler. Ve kimse engel olmadı! Hatta herkes o zaman Müderrisoğlu’na çok kızgındı...

SORU: Müderrisoğlu eskort koydurttuydu...

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Ama o gün diyebilirdi, “Bugün yola çıkmayınız, tehlike var...”

SORU: Bu olaydan önce eskort var mıydı?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Benim babam hiçbir zaman eskortla gidip gelmezdi... Hayır, hiç... Babam hiç eskortla gitmedi... Açık söyleyeyim, benim babam Rumlar’la çok iyi diyalogtaydı, Rumları kiliselerine, avlarına, herşeylerine babam taşırdı. Çok severlerdi kendini... O zaman fazla otobüs da yoktu... Babam da onlara çok güvenirdi... “Baba” derdik, “dikkat et!”

“Yok kızım, bana bir şey yapmazlar!” derdi... Hatta işe giderken tuz taşırdı, hellim yapardı ciralar, onlara tuzlarını götürürdü... Babamdan yardım isterlerdi, babam “Korkum yok, bana hiçbir şey yapmazlar” derdi... Hatta o gün bir buket çiçek vardı evde, birisine götüreceklerdi. “Gitme” diyen olmadı, zaten yasaklamadılar... Babam çıkıp gitti... Çiçeği da aldı, pardesüsünü da aldı... Hatta evlerin borcu vardı, onun parasını tutardı elinde, onun koçanları hep üzerindeydi, gidip onu da ödeyecekti... Sekizbuçuk dokuzdu, benim oğlum üç aylıktı, ben onun çamaşırını yıkarken, haber geldi “Tutuldular, kaçırıldılar” diye... Biz günlernan tabii bekledik, gelecekler, gelecekler... Çünkü serbest bırakacaklar dediler... “Bilhassa baban olduğu için korkmayın” derlerdi... Birleşmiş Milletler de geldi, “Merak etmeyin, biz kurtaracağız” dedi... Kızkardeşim anlatsın size, onu uyuturduk, ipnotizma yaparlardı ona – Fahri Bey diye bir Tuzlalı adam vardı, o kızkardeşimi ipnotize ederdi ve o da ne olduğunu görürdü ve anlatırdı bize... Bize “Filan yerde, filan kilisededir” dediydi... Biz bunu Birleşmiş Milletler’e söyledik, fakat onlar gidip bunu Rum polisine bildirdiler, “Biz filan kiliseyi yoklamaya gideceğiz” diye... Onlar gidene kadar, insanları oradan kaldırdılar... Birleşmiş Milletler bize “Biz orada sigara izmaritlerini bulduk” dedi. Oradaydılar...

SORU: Ne kadar süre tuttular kilisede kendilerini?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Üç-dört gün...

SORU: Otobüsün modeli neydi?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Bedford’tu... Yeşildi... O eski köy otobüslerindendi ama babamınki bir daha yeni modeldi... Kendi kasa aldıydı ve kendisi yaptırdıydı burada. Günlerle bekledik yani... Hiçbir zaman biz, halen de, “rahmetlik” demedim babam için, demem... Okutmayık da... Annem da öyle... Okutmadık mevlit, gelecek diye çok bekledik... Bir zaman bir hoca bana “2 sene sonra baban tutulacak ama 12 sene sonra serbest kalacak” dediydi. Ben o 12 sene hakikaten bekledim, hiç aklıma gelmedi öldürdüler diye... Söylerdi herkesler ve inanmazdım...

SORU: Peki anneniz Ayşe hanım, o duyduktan sonra ne yaptıydı?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Çok hastalandıydı, yataklara düştü, ameliyatlar geçirdi o üzüntüden... Çok kanamaları oldu... Çok, çok üzüldük...

SORU: Nasıl geçindiydi ondan sonra?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Nasıl geçindi? İşte abim vardı, hepimiz bir evde otururduk, bir eve taşındık hep, idare ederdik, geçinirdik...

SORU: Siz polis evlerinden çıkıp Tuzla’ya geldiydiniz...

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Gelip Tuzla’ya sığındık... Ve hep beraber otururduk, abim da, annem da, kızkardeşim da... Üçümüz beraber otururduk... Babam tutulduğu zaman aynı evde otururduk. Hepimiz beraber olup geçindik.

SORU: Peki ondan sonra herhangi bir ayrıntı öğrenebildiniz mi, tam o gün ne olduydu?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Hiçbir şey öğrenemedik zannedersem... Rumlar söylerdi, yok babamı bırakmışlar da, babama “Sen git, sen serbestsin” demişler, babam geri dönmüş “Ben yolcularımı bırakamam” diye... Tanıdıkları için babamı yani... Hakikaten, Rumlar çok çok iyi tanırdı babamı. Hatta şimdi şu barikatlar açıldı da o tarafa gittik, ciralardan bir tanesi “Babanı tutturan, öldüren o adam ne ölümde öldü bilsen!” dedi. “Ne?” dedim, “kimdi yani, biz bilmezdik” dedim. “Yok, biz bilirdik” dedi, isim da verdi... “Son nefesinde su veren olmadı kendine” dedi, “kendi işediğini içti da öldü” dedi ve “Bak ah yerini bulur” gibisinden bir laf etti bize... Ben hiç inanmadım böyle şeylere ama... Tuzlalı’dır bu kadın, komşumuzdu, cira işte...

SORU: Şimdi de kızkardeşinizle konuşalım...Aydın hanım siz kaç yaşındasınız?

AYDIN DURUSOY: Ben 1947 doğumluyum... En küçükleri benim, abim 1939 doğumludur, en büyüğümüz odur... Biz çok iyi geçinirdik, babam bize her bir şeyimizi alırdı, kardeşime her sene bir araba alırdı, sıfırdan bir araba çıkarırdı. Geliri çok iyiydi...

SORU: Haftasonları nerelere giderdiniz?

AYDIN DURUSOY: Çok yere giderdik... Bütün Kıbrıs’ı gezerdik... Platres’e giderdik, Pedulla’ya, o taraflara giderdik... Leymosun’a... Maç olurdu, babam beni çok götürürdü maça... Maça futbolcuları götürürdü, abim da takımda oynardı, Gençler Birliği’nde... Onun için onun maçlarına çok giderdik. Abim “Postacı” diye bilinirdi, postacılık yapardı çünkü İskele’de. Babamı çok severlerdi, herkes çok severdi, çok yavaş bir adamdı...

SORU: Panayırlara falan gider miydiniz?

AYDIN DURUSOY: Çok giderdik panayırlara... Sinemaya babam yolcu götürürdü çünkü Larnaka’da çok otobüs yoktu. Babam götürürdü.... Gece olurdu, üç-dört yol ederdi, o kadar yolcu olurdu. Tuzla’dan Larnaka’ya üç-dört yol ederdi gecede...

SORU: Peki o zaman siz ne yapardınız? Kaç yaşındaydınız?

AYDIN DURUSOY: Ben 16 yaşındaydım babam kaybolduğunda. Bir gün önce karanfil aldıydı babam “Unutmayım bunları dediydi” ama unuttuydu. Bir gün sonra kalktı, pardesüsünü giydi, çıkış o çıkış, bir kere daha görmedik... Sonra bir bakkal akrabamız vardı, geldi, “Annen nerede?” dedi bana. “Annem komşudadır” dedim. “Noldu?” dedim... “Babanı tuttular” dedi. “Babanı tuttular” deyince bana, hiç unutmam, saçımda bir tokacık vardı, o tokayı çıkarttım, savurdum ve bağıraraktan gittim eve, hep bütün halk toplandı, bir bağırma, bir çağırma, ağlamaynan dövündük işte... Hala daha aklımızdan hiç çıkmıyorlar. “Rahmetlik” diyemeyik, hiçbir zaman diyecek de değilik. Annem okuttuydu bir gün, ben küçükleriydim diye evden kaçtım... Dedim “Okutursan kaçıyorum evden” dedim. Kaçtım, geldi arkama, “Gel, gel, okutmayacağım” dedi. Annem sonra başladı, bizden gizli okutmaya...

SORU: Siz kabul etmediniz babanızın öldüğünü...

AYDIN DURUSOY: Hayır. Hala bugüne kadar... Ben Avustralya’ya gittiğimde, “Aman” derdim, “bir haber gelirsa, ben çıkıp Kıbrıs’a gideceğim babamı görmeye...”

SORU: Avustralya’ya gittiniz yani...

AYDIN DURUSOY: Evet... 15 yıl kaldım orada, Melburn’da... Kardeşime gittiydim...

SORU: Kardeşiniz bu olaylar olduktan sonra Avustralya’ya gittiydi...

AYDIN DURUSOY: Evet... Onu da tuttulardı bir zamanlar, kardeşim da tutulduydu. Bir hafta nerede olduğunu bilmezdik, ondan sonra bize arabasını verdiler, babama “Yusufga” derlerdi. Dediler “Yusufga’nın oğlunu öldürdüler, arabayı verdiler...”

SORU: Araba neydi?

AYDIN DURUSOY: Opel’di...

SORU: Bu ne zaman olduydu?

AYDIN DURUSOY: 1963, 23 Aralık’ta başladıydı olaylar, o günlerde...

SORU: Yani ilk kardeşinizi tuttulardı...

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Evet... Polis evlerinde otururdum ben ve olaylar çıkınca beni almaya gelirdi... Bir da kızcığım vardı o zaman, Melda... Ama yok şimdi...

NURETTİN ŞEHİTOĞLU (Özel hanımın eşi): Süleyman diye birisiyle birlikte geldiydi bizi alsın... Benim arabam yoktu daha, bisikletim vardı. Ancak bizi diğer polis arkadaşımız, aileyle birlikte, hepimizi kaçırdılardı oradan. Bir araba buldulardı İskele’den... Babam daha şehit olmadıydı... Tahtagala’da olaylar patlak verdiğinde, burada da patlak verdiydi. Biz o zaman polistik, daha beraber çalışıyorduk. Ertesi gün Göksel geldi Süleyman Ahmet’le beraber bizi alsın. Ancak Mehmet Ali isimli polis arkadaşım İskele’den bir araba aldı, geldi polis evlerine, beni, hanımı, çocukları falan aldı... Başka hiçbir şey alamadık, kendimiz kaçtık... İskele’ye sığındık o zaman. O esnada, biz kaçtıktan sonra Göksel ve Süleyman, bizi almaya geldiklerinde bizi bulamadılar... Onları yakaladılar... Ondan sonra da barikat kurdu Rumlar, o ana kadar daha barikat yoktu... Bunlar barikatta yakalandılar. Ve neden sonra nerede olduğunu öğrendik... 42 gün esir kaldı, sonra serbest bıraktılar kendini...

AYDIN DURUSOY: Babam çok uğraştı, oğlu serbest bırakılsın diye. Bir Rum geldiydi Tuzla’ya, babam böyle elini ayağını öpüyordu, “Lütfen, bizi oğlumuza götür” dedi. Rum ona “Sen gel beni ara” dedi. Biz da öbürlerinin da aileleriyle birlikte, hepimiz yemek yaptık, götürdük... Ama gittiğimizde kardeşimizin sakalları bu kadardı...

SORU: Nerede tutarlardı kardeşinizi?

AYDIN DURUSOY: İskele’de, Rum polisindeydi... Polisteydiler, hepsi da... Çünkü yalnız kardeşim değildi, 4-5 kişiydiler...Ondan sonra mahkemesi oldu kardeşimin, biz gene gittik mahkemeye...

SORU: Ne suçlama getirdiler kendine?

AYDIN DURUSOY: Ne suçlama getirdiler? Elinde bir küçük bıçacık vardı – o bıçacığı niçin tutarmış üstünde... Mahkemeye koydular kendini... Yani ben, yengem, rahmetlik annem, üçümüz gittik, Rumlar’ın içinden, taşlaya taşlaya bizi, gittik mahkemeye... Mahkeme olduktan sonra ilk kardeşimin arabasını verdiler, ondan sonra kendini verdiler bize. Tutulduktan sonra kardeşim çok kalmadı, kaçtı Avustralya’ya gitti...Babam tutulduktan sonra kaçtıydı... 1969’du... Bir iki sene sonra ben gittiydim oraya. Abim önce postacılık yapardı, sonra da Evkaf’ta çalışırdı...

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Önceden TMT’deydi abim... Hatta bizi almaya geldiğinde Rumlar “Silah var gömülü mağaralarda, onları gidip alıyorlar” dediydi. Aslında galiba öyle bir şey de vardı, bizden sonra gidip silahları da alıp geleceklerdi çünkü çarpışma başladıydı, TMT’de oldukları için... Ama oraya ulaşmadan Rumlar yakaladıydı kendilerini, bu suçlamayı da getirmeye çalıştılar kendilerine. Yani “Silahları nereden, hangi mağaradan alıp çıkaracaktınız” diye... Babam çok araştırdığı için, abimin yerini tesbit etti... Bir şey yapamadılar, aksi halde öldürebilirlerdi.

SORU: Belki de Rumlar’la iyi ilişkileri olduğu için yerini bulabildi oğlunun...

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Rum polisi bulmamış olsa, öldüreceklerdi...

SORU: Şemi Bora’nın babası da en son 29 Aralık 1963’te Larnaka polisinde görüldüydü... Ondan sonra kayıptır...

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: O da bizim bölgede kayboldu...

SORU: Aydın hanım, babanız kaybolduktan sonra hayatınız nasıl değişti?

AYDIN DURUSOY: Babam kaybolduktan sonra, annemle bir evde kalırdık... Kızkardeşim, kardeşim evliydiler. Bir evcikte kalırdık. Biraz bize devlet yardım verirdi, maaş alana kadar... Ondan sonra ben da kaçtım gittim Avustralya’ya... Annemi arattıydık, geldiydi, 3 ay annem orada kaldı...

SORU: Edemedi?

AYDIN DURUSOY: Edemedi...

SORU: Belki da aklı kocasındaydı, ya gelir da bulmazsa diye...

AYDIN DURUSOY: Beklerdi annem... Babam bamyayı çok severdi... Bamyayı kuruturdu annem ve “İnşallah baban gelir, bamya pişireyim” derdi. Bambyayı çok severdi babam, annem kuruturdu... “Ne kurutun anne?” derdim, “Baban gelecek” derdi... Hala daha unutmayık, hiçbir şeyden mahrum bırakmadı bizi... Hiçbir zaman...

SORU: İpnotize ettilerdi sizi, ondan bahseder misiniz?

AYDIN DURUSOY: Babam tutulduktan birkaç gün sonra, Fahri Usta isimli biri oturttu beni karşısına...

SORU: O Fahri Usta ne iş yapardı?

AYDIN DURUSOY: Hiçbir şey yapmazdı... Kunduracılık yapardı... “Gel seni uyutayım” dedi, uyuttu... “Al bisikleti git, anneni gör” dedi. Gittim... “Annen napar?” dedi... “Annem yatağın üstünde oturur” dedim, “ve ağlar...” Orada bulunan biri gidip baktı, annem aynı şekilde otururdu. Sonra Fahri Usta istedi babamı bulayım. Buldum yani ben babamı.

SORU: Yani hayalinizde görürdünüz bunları...

AYDIN DURUSOY: Hep görürdüm... Babam kilise gibi bir yerdeydi, büyük bir yerdi, hepsi da oradaydılar. Ben bunları tarif ederken ipnotize edilmiştim, uyurdum...

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Giyimlerini tarif etti bize... Hepsinin tek tek giyimlerini anlattı... Bunları da anlattıktan sonra, ona Tatlısu’ya gitmesini söylediler...

AYDIN DURUSOY: Tatlısu’ya gidinca, bir Arap çıktı karşıma... Arap çıkınca artık bir bağırmayla, bir sinirle kalktım... Orada bulunan birisi anneme “Kocanı kaybettin, kızını da kaybedecen... Bir kere daha uyutmayın kendini” dedi. O zaman sinirlerim bozuk değildi, çocuktum, bunu yapabilirdim. Ama şu anda bu sinirlernan bunu yapamazdım...

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Fahri Usta o gün herkesi denedi... Hiçbiri yapamadı, bir tek kızkardeşim yapabildi...

SORU: Peki siz bu bilgiyi naptınız?

AYDIN DURUSOY: Bu bilgiyi hemen bizimkilere bildirdik, onlar da Birleşmiş Milletler’e bildirdi, onlar da Rumlara bildirdi! Ve oradan kaldırdılar kendilerini... Dikelya’ya giderken, Voroklini kilisesiydi bu... Ovada bir kilise vardı... Voroklini’yle Celya’nın sınırlarında bir kilise vardır, onun içindeymişler... Babamı öldürmedilerdi, hep öbürlerini öldürmüşler. Babamı tanırlardı Rumlar çünkü, “Sen bin Yusufga da kaç” demişler... Bindi babam otobüse da, dediklerine göre – tabii biz bilmeyik – hemen başka Yunanlılar “Vurunuz Turko’yu” demiş, onu da öldürmüşler. Biz öyle bilirdik... Acılar çekerik hala daha içimiz yanar...

SORU: Ali Bey, siz bir şey eklemek ister misiniz?

ALİ DURUSOY(Aydın hanımın eşi): Ben buradayken tanırdım Aydın hanımı, sonra Avustralya’da buluştuk, orada evlendik... Epeyi zaman da orada kaldık, şimdi da dönüş yaptık, memleketimize geldik... 1968’de gittiydim ben Avustralya’ya, ben da Larnakalı’yım...

SORU: Otobüs kaybolduğunda insanlar ne derdi?

ALİ DURUSOY: Otobüste kaybolanların hepsi Dikelya’da polişmandılar. Bunları kaynatam Dikelya’ya getirir götürürdü. İşçileri getirip götüren otobüsler vardı... Yalnız bir otobüs değildi, çok otobüsler vardı gidip gelen, köylerden gelenler vardı. Bizim kaynatamın otobüsüne böyle bir şey yapıldı. Otobüsnan beraber hepsi kayboldu...

SORU: Peki eskortla ilgili ne söyleyeceksiniz bana? Orhan Müderrisoğlu, bu olaydan bir süre önce sinemada toplantı yaptı ve “Ben eskort aldım Birleşmiş Milletler’den” dedi...

ALİ DURUSOY: Bir ara eskort vardı... Eskortnan beraber giderlerdi. O gün nasıl oldu? Eskort vermediler? Yoksa bu konvoyun arasından seçtiler, çevirdiler, arabayı? Onun nasıl olduğunu, yalnız otobüste olanlar bilir ki onlara da sormak imkansız...

Otobüs tutulduktan sonra “Orman Yolu’ndan araba çevirelim dediler, biz da onlardan alalım da değiş-tokuş yapalım” dediler. Orhan bey buna müsade etmedi, problemin daha fazla büyümesini istemezdi, “Biz halledeceyik” dedi, bugün oldu, hala daha, nasıl halledeceklersa...

AYDIN DURUSOY: Bir ölüsü yoktur bir yere gidelim, bir su dökelim... Nerede gömülüdürler? Nerede gömülüdürler?

SORU: Benim Kıbrıs Türk Kayıplar Komitesi’nden öğrendiğim, açılacak mezarlar listesinde aralarında babanızın da olduğu sanılan 11 kişinin gömülü olduğu yer de varmış... Siz hiç Kayıplar Komitesi’nden bilgi istediniz mi? Size böyle bir bilgi geldi mi?

AYDIN DURUSOY: Böyle bir bilgi gelmedi...

SORU: Benim öğrendiğim, Oroklini’de bir tarlanın içinde gömülüymüşler...

AYDIN DURUSOY: Bilmiyorum...

SORU: Siz herhalde 74 sonrası Değirmenliğe yerleştiniz...

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Evet... Annem Tuzla’daydı, Engomi’de, onu da aldık yanımıza. Kızkardeşim de Avustralya’dan gelince buraya yerleşti...

AYDIN DURUSOY: Ne olacak yani, açıp verecekler mi bize?

SORU: Karşılıklı açıp vereceklermiş...

AYDIN DURUSOY: Nereden anlayacaklarmış babam olduğunu?

SORU: DNA testi yapıp eşleştirecekler, hangisi kime aittir... Otobüste 11 kişi olduğu kesin midir? Bazıları “İlk 13 duyduyduk” der çünkü...

AYDIN DURUSOY: 11 kişiydiler. Bir tanesi komşumuz Ahmet Balamagi... Mehmet Hindiyano, o da yeğenimizdi...

SORU: Balamagi nasıl biriydi? Onu nasıl hatırlarsınız?

AYDIN DURUSOY: Çok yavaş bir çocuktu, o bizi kurtardı da... Çünkü biz Aradip’e yakındık. Dediler “Çabuk kaçınız evinizden, aşağı gidiniz da Aradipliler sizi basıyorlar”... Ve o çocuk, o gece bizi kurtardı. Hepimiz evimizden kaçtık. Bizim evimiz hudutta sayılırdı, arkamız hep Rumlar’dı... Kaçtık evimizden, aşağı kahvelere gittik, kaldık orada epeyi... 21 Aralık civarından bahsederim... Rumlar açtıydı evimizi biz kaçınca, darmadağın ettilerdi... Fotoğrafların üstüne pislik yaptılardı, buzluğu kırdılardı bize, bir şey çalmadılardı ama zarar yaptılardı. Abimin daktilosunu kırıp attıydılar... Almaya bir şey almadılardı... Hatta annem biz bekarken bize bilezik alırdı, dolaba gitti ve “Durun çocuklar da galiba altınları da aldılar” dedi annem. Uzattığında elini, mendilin içinde sarılıydılar, almadılardı yani... Ama çok zarar verdilerdi...

NURETTİN ŞEHİTOĞLU: Her eve yapmadılardı bunu, ev hudut olduğu için yaptılardı... Arkadan girmeleri kolaydı...

SORU: Larnakalı eski bir “teşkilatçı”, “Balamagi otobüste değildi, o motoruyla kayboldu” dedi. Bu doğru muydu?

AYDIN DURUSOY: Hayır... Hayır... Otobüsteydi... Hatta uyuyakalmış. Annesi “Kalk da Yusuf dayın gidiyor” demiş... O da “Bırakın beni, biraz daha uyuyayım” demiş... Ve annesi Eminaba, rahmetlik oldu, oğlu kaybolduktan sonra, kadın kendi kendini affetmediydi... “Ben sebep oldum da oğlumu yolladım” derdi, “uyusaydı ve çocuk kalkmasaydı, tutulmazdı...” derdi... “Ben sebep oldum” derdi. Kadın da çok yaşamadı arkasına, öldüydü... Balamagi bekardı... Atılan, kapılan bir çocuktu... Çok şen şakır bir çocuktu... Hindiyano da çok yavaş bir adamdı, bekardı... Gider gelirdi babamla Dikelya’ya...

Bütün polişmanların hanımlarıyla buluşurduk, annem beni da götürürdü, kahve içerdik, fincan açtırırdık: Sağ mı gelecekler? Ölü mü gelecekler? Tesbih çekerlerdi bize, koştururduk...

SORU: Rum komşularınıza babanızın başına ne geldiğini sordu muydunuz?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Sorduk ama hiç kimse bir şey söylemezdi... 40 sene sonra şimdi söylediler! O zaman madem bilirdiler, ne söylemediydiler?

SORU: Müderrisoğlu, ondan sonra ne dediydi?

AYDIN DURUSOY: Hiçbir şey! Ne diyecek? Girdi içeri kapandı... Biz epeyi kendini görmek bile istemezdik... Annem hele çok kızardı... Bütün aile onu suçlardı çünkü ben hatırlarım, hepsine eskort verdilerdi, babama vermedilerdi. Babamı tanırmış diye Rumlar, ne verecekler kendine!... “Sana bir şey olmaz” gibisinden...

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Babamı Oroklinililer iyi tanırdı, nar çıktığında küfelerle nar getirirlerdi bize...

AYDIN DURUSOY: Sevmeyen yoktu babamı, o zaman çok da otobüs yoktu, sayılıydı otobüsler. Hep babam götürürdü yolcularını...

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Babam, ilk torunu olduğu için kızım Melda’yı çok severdi... İlk torunu olduğu için böyle çıldırırdı üzerine... Melda 1 Temmuz 1962’de doğduydu. O zaman meyve yoktu, öldürünürdü böyle bir elma bulsun, bir muz bulsun, yedirelim... Ortopedik ayakkabı yoktu, onu alırdı... Biz hepimiz babama “Baba” derdik, “Çocuklar, siz bana dede deyin ki bu çocuk da öğrensin ve bana dede desin” derdi! Melda da bizden duyduğu için ona “Baba” derdi! “Dede” kelimesini çok duymak isterdi, kısmet olmadı. Sonra oğlum doğdu, oğlum 3 aylıktı... Ona da çok sevindiydi... Hatta doğduğunda başka bir isim düşünürdük, doğduğunda kayınpederim 2-3 aylık vurulmuştu... Babam, “Özel” dedi bana ve beyime, “Bu çocuk ismiyle doğdu, kayınpederinin ismini koyacaksınız, Mustafa koyacaksınız” dediydi...

SORU: Üslerden neler getirirdi?

ÖZEL ŞEHİTOĞLU: Çikolatalar getirirdi, bisküviler getirirdi... Zayıftı çocuk, meyve isterdik, yoktu. Babam bulur buluşturur getirirdi, torununa yedirelim. Çok severdi, çok severdi... İki yıl önce kızımı ve 17 yaşındaki torunum Özle’yi kaybettim – Near East’te ikinci sınıftaydı, hukuk okurdu... Trafik kazasında ikisi da gitti. Melda, Vergi Dairesi’nde çalışırdı...

copyleft (c) 2001-05 hamamboculeri.org